Toplum Yönetim Paradoksu

“Empire Total War” oyununu bilenler bilirler, 1700 yılından başlayıp 1800 lü yıllara kadarki tarihi konu alan çok iyi bir strateji oyunudur. Oyun deyip geçmeyin. Oyunun bana gerçekten çok şey kattığını, bakış açımı değiştirdiğini ve tarihi konularda araştırma yapmamı sağladığını söyleyebilirim. Oyunda en büyük zorluğu çıkaran şey reform isteyen halk ayaklanmalarıydı. Özellikle Osmanlı Devleti, oyunun zor ayarlarında oynandığında mevcut sınırlarını korumak gerçekten imkansızlaşıyor. Çünkü bir taraftan halk ayaklanmaları, bir taraftan Avusturya-Macaristan bloğunun ve Rusyanın durmaksızın saldırıları oynayanı çeresiz bırakıyor. Zaten asayişin kötü olmasından ve huzursuz halktan dolayı çoğu bölgeden düzgün vergi toplanmıyor. Bu durumda izlenebilecek en iyi ve kolay strateji, Avrupanın bir bölümündeki mevcut bölgeleri bir başına bırakıp geri çekilerek balkanların küçük bir bölümünde bir savunma hattı oluşturmak ve gücü büyük bölgelere yaymaktansa daha küçük bir bölüme toplamak. Fakat geri çekilmek de prestij kaybettiriyor ve halkta daha fazla memnuniyetsizlik ve isyan çıkmasına sebep oluyor. Bu da diplomasi puanınızı düşürüyor ve ateşkes, müttefik veya ticaret anlaşması yapmak istediğinizde daha fazla olumsuz sonuç almanıza neden oluyor. Bir süre sonra geri çekilmek de kesmiyor tabi. Rus ve Avusturya zalımları sürekli bir savaş isteme ve verilen şeylerden memnun olmama durumu içinde asker göndermeye devam ettikleri için gelmişlerine geçmişlerine sövdürüyorlar. En sonunda halkın tabanından gelen ayaklanmalar iyice artıyor ve Cumhuriyet devrimi oluyor. Oyun size Cumhuriyetçilerin yanında olma ya da padişah/kral yanında olma seçeneğini de veriyor. Bir tanesini seçip diğeriyle savaşıyorsunuz. Eğer Cumhuriyetçilerin safında yer alıp savaşı kazanırsanız padişahı indirip kellesini vuruyorsunuz ve Cumhuriyet rejimine geçiyorsunuz. Tabi bu sırada dışarı ile ilgilenemiyorsunuz. Rusya ve Avusturaya ortalığın içine ediyor. Cumhuriyet yönetimine geçtiğinizde halkın alt katmanı mutlu oluyor. Ayaklanmalar bir süreliğine duruyor. Fakat üst kesim, mutsuzlaşıyor. Dahası, diğer rejimde bakan ve bölge sorumlularını en yüksek beceriye sahip kişlerden oyuncu belirleyebiliyorken, cumhuriyet rejiminde; bakan atamalarını ve bölge sorumlularını yüksek puanlı kişilerden oyuncu belirleyemiyor. Bu yüzden oraya yönetim puanı düşük ve iş bilmeyen bakanlar ve bölge sorumluları gelebiliyor. Bu da ekonomik ve siyasi açıdan oyunu yine çıkmaza sokabiliyor. Oyunda normal olarak bu durum tüm devlet ve milletler için aynı yapılmış.

Bir ara oyuna o kadar sardım ki, oyun sırasında karşıma çıkan cumhuriyetçi ayaklanmalar ve özellikle Avusturya ve Rusya ile yaşadığım diplomatik çıkmazlar bana gerçek tarihi olayları merak ettirip bir çok şey araştırmamı ve öğrenmemi sağladı. Bence oyundaki yönetim şekilleri arasındaki farklar, yönetimin avantaj ve dezavantajları, toplumun kesimleri ve yönetim konusundaki yansımaları iyi bir şekilde işlenmiş. Fakat gerçekte devrimler açısından Osmanlı ve diğer devletler birbirinden açık ara bir farkla birbirinden ayrılıyor.

Normalde Avrupaya ve diğer ülkelere göz attığınızda mutlakiyet rejimine karşı olan devrimler genellikle halkın alt kesimi tarafından yapılmış. Özellikle Fransız ihtilali gibi dünyayı bütünüyle etkileyip yayılan ayaklanmalar halkın alt tabakasının sarayı basmasıyla olmuş. Fakat Osmanlıda bu durum ters bir şekilde oluyor. 2. Meşrutiyet dönemine kadar Türk halkının alt tabakasının rejim konusunda bir hoşnuzsuzluğu söz konusu değil. 1.Meşrutiyetin ilanını sağlayan Mithat Paşa gibi yine halkın alt tabakasında bulunmayan devlet yönetiminde olan ve aydın kimselerdi. Padişahı darbeyle indirip yerine çıkardıkları II.Abdülhamid’i Meşrutiyeti ilan etmeye zorladılar. Abdülhamid’i çıkarmalarının başlıca sebebi, saray tarafından Abdülhamidin pek sevilmemesi ve Abdülhamidin Cumhuriyetçi düşünceye yakın olmasıydı. Fakat Abdülhamid tahta geçtiğinde Meşrutiyet anlayışının Osmanlıyı çöküşe daha kısa sürede götüreceğini öngördüğünden meşrutiyetçilerin istediğinin tam tersi bir rol oynadı. Kısa bir süre sonra meclisi kapattı ve sıkı yönetim getirdi. Ne var ki, halkın yine üst katmanında katlanarak artan öfkenin ve dış baskıların sonucunda 2.Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldı. İşte böylelikle can alıcı noktaya geliyoruz. 2.Meşrutiyetin ilanıyla yönetimde söz sahibi olan ittihat ve terakki partisi Osmanlının çok uluslu olmasından dolayı padişah karşıtı tüm düşüncelerin merkezi olmuştu. Bu sebeble parti içinde çok zıt düşünceler vardı. Bu ise devlet yönetimini siyasi buhrana sürükledi ve iş bilmez ve devlet yönetimi konusunda tecrübesiz olan insanların belli noktalara gelmesine sabep oldu. İşte bu noktada rejime karşı olan ilk isyanı görüyoruz. 31 Mart vakası. Burada gerçekten halkın alt kesimi rejime karşı ayaklanıyor. Fakat burada bir paradoks var. Normal şartlarda yönetimde söz sahibi olmak, belli haklara sahip olmak ve özgürlük istemek halkın tabanından gelen bir istektir. Zaten Empire Total war oyununda da bu şekilde. Yani cumhuriyet ilan ettiğinizde halkın alt ve işçi kesimi mutlu oluyor. Fakat gerçekte Osmanlıda bu tam tersi bir şekilde, halkın alt kesimi padişah ve baskı yanlısı olarak hareket ediyor. Özgürlük ve eşitlik isteyen kesim de tam tersi bir şekilde hep halkın üst tabakası ve aydın kesimi oluyor.

Bu fark beni gerçekten düşündürdü. Bence bu fark kültürümüzdeki toplumculuk anlayışımızdan ve yaşadığımız coğrafyadaki kozmopolitiklikten kaynaklanıyor. Avrupada bireycilik ön plandayken bizim toplumumuzda her zaman bir güruha ait olma ve aidiyet ihtiyacı vardır. Bu da beraberinde kültürel bir baskı ve daha yoğun muhafazakarlığı(tutuculuk) doğuruyor. Bu durumun tabiki tamamen dezavantajlarının olduğunu söyleyemem. Diğer bir açıdan yaşadığımız coğrafya gerçekten zor bir coğrafya. Bu zorluk aslında coğrafyada yaşayan insanların fikir ve düşünce açısından çok farklı olmasından kaynaklanıyor. İnsanlar arasındaki fikir ve düşünce ayrılıkları güzeldir. Fakat bence bu durum eğitimli insanların ve güçlü bir otoritenin olduğu durumda geçerlidir. Eğer güçlü bir otorite yoksa ve insanların eğitimleri yeterli düzeyde değilse, düşünce, fikir, dil din, ırk farklılıkları bölgeye sadece daha fazla kan ve göz yaşı getiriyor. Bu sebeple de halk, bireycilik anlayışından çok toplumculuk ve tutuculuk anlayışını benimsiyor. Ya da benimsemek zorunda kalıyor. Aslında bence II.Abdülhamid’in farkına vardığı konu da buydu. Fakat diğer bir açıdan, rejim ve düşünce özgürlüğü konusunda ortaya çıkacak buhranları ve zorlukları geciktirmek sadece daha geri kalmamızı, doğruya atılması gereken adımları geç atmamızı sağlamıştır. Zaten şu anki mevcut durumdan hiç bahsetmiyorum ve bahsedemiyorum bile.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copyright © Tüm Hakları Saklıdır.