Mantık, Vicdan, İnanç ve Şüpheden Geriye Kalan Doğrularımız

Sanırım herkes bir arkadaşı ile mantık çatışması yaşamıştır. Aynı şeylere bakıp da farklı düşünüp olayları farklı algılamak tabi ki insanın farklı referanslar bazında mantık kurmasından kaynaklanıyor. Yani temelinde mantık, referansa tabidir. Bu sebeple farklı kültüre, yaşayışa, çevreye sahip insanlar farklı mantıksal sonuçlara ulaşıp fikir ayrılıklarına düşerler. Bu sebeple de mutlak doğru, mantıksal olarak bulunamaz. Bu prensip nihilizm felsefesinin temelini oluşturur. İşte bu noktadan itibaren inançlar devreye giriyor. Çünkü mutlak doğru, mantıken bulunamayacağı için ancak mutlak doğruya inanabilirsiniz.

Aslında çoğu insan, yaşadığı gibi inanır. Neden öyle düşünüp öyle karar verdiği konusunda pek kafa yormaz. Bu sebeple bir inancı olup olmadığının da farkına varamaz. İnançlarını şekillendiren şeyler, kurduğu mantığın referansını oluşturan genel olarak çevresindeki insanlar ve görüp duydukları, yani yaşadığı toplumdaki popüler kültürdür. Yani kısacası işin aslı, her şekilde bir şeylere inanır insan, aziz dostum. Çünkü hayatı boyunca verdiği kararların doğru veya yanlış olduğunu mutlak olarak ispatlayamayacağından sadece seçimlerinin doğru veya yanlış olduğuna inanır ve bu inançlarına kendine göre mantıklı açıklamalar getirir. “İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanırsın.” sözü benim favori sözlerimden biridir bu yüzden. Kuranı kerimde bu olay şu ayetlerle anlatılır;

"Bunun içindir ki, iman etmezler ve ne zaman utanç verici bir iş işleseler, biz atalarımızı da bu işi yapar halde bulduk; hem, Allah emretmiştir bunu bize, derler hemen. De ki: “Bakın Allah, asla utanç ve tiksinti veren işleri (kötülüğü) emretmez. Yoksa siz bilmediğiniz bir şeyi mi Allah'a karşı iftirada bulunup, söylüyorsunuz?” (Araf 28)

"Ama onlara “Allah'ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, biz yalnız atalarımızdan gördüğümüz inanç ve eylemlere uyarız” diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve doğru yolu bulamayan kimseler idiyseler, yine mi atalarının yoluna uyacaklar?" (Bakara 170).

Aslında bence bu ayetlerde atalara uymak ve onların yaptıklarını yapmak tabirine, popüler kültür bakış açısıyla bakarsak yanlış olmaz. Tarihte de insanlar her zaman belli dönemlerde ve belli bölgelerde, trend haline gelen popüler kültürleri doğruları olarak kabul etmişler ve o şekilde inanmışlardır. Fakat yaşadığımız çağda sosyal medya kullanımın artmasıyla popüler kültür dünya genelinde o kadar baskın bir hale geldi ki, inanç ve doğrularımızı baskın olarak oluşturmaya başlayıp bunun dışına çıkabilmenin bir hayli zorlaşmasını sağladı. Aynı şekilde popüler kültürün Allah’ın insanlara öğütlediği iyilik ve mutlak doğruların yerini alması, islamı hiç bilmeyen insanların da İslamı yanlış tanıyıp daha fazla önyargılı, inanç konusunda daha şüpheli olmalarını kolaylaştırdı.

Fakat garip bir şekilde bazı doğru saydığımız inançlarımız vardır ki, bunları tüm insanlık vicdanen paylaşır. Örneğin, kötülük yapmak vicdanen yanlıştır. Burada mantık aramayız. Sanki bu doğruları içimize biri koymuş gibidir. Bunlar insan fıtratında mevcut olan doğrulardır. Bu yüzden tüm çocuklar masumdur. Çocuklar için iyi ve kötü, çirkin ve güzel daha keskindir. Sanki tüm insanlığın içinde tek bir ses gibidir vicdan. Hak ile batıl inançlarımızı birbirinden ayıran vicdandır esasen. Yaradılışımızdan gelip gizemini henüz çözemediğimiz bu tılsımlı pusula, bizi iyi veya kötü insan yapan şeydir. Bu sebeple hakkı bulmak için vicdan; elimizdeki tek kıymetli hazine, tek altın pusuladır. Fakat insanın vicdanı dahi çevresel etkenlerden, yaşayışından ve yapmakta alışa geldiklerinden etkilenir ve törpülenir. İnsan vicdanına aykırı işler yaptıkça, günahlar işleyip onun çığlıklarını bastırarak onu ölüme terk eder ve artık bir süre sonra onun sesini duymamaya başlar. Kuranı kerimde bu olay, kalbin mühürlenmesi olarak tabir edilir. Vicdanı ölen insan, hak ile batılı bu yüzden ayırt edemez hale gelir. İyilik ve güzellikler karşısında kör olur. Kurduğu mantık, onu hiçbir sonuca çıkarmaz. O insanın inancı, kendi kibri ve egosu olmuştur artık. Bunu Allah kuranda şöyle betimler;

"Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun. Gerçek şu ki, gözler kör olmaz, fakat asıl sinelerdeki kalpler kör olur." ( Hac 46).

"Bu olaydan sonra kalpleriniz katılaştı. Kalpleriniz taş gibi hatta taştan da katıdır. Oysa öyle taşlar vardır ki ondan nehirler fışkırır. Öylesi vardır ki yarılır ve içinden su çıkar. Öylesi de vardır ki Allah’ın korkusundan yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir." (Bakara 74)

Mevlana bu konuyla ilgili şöyle der;

"Sen "Bende gönül var." diyorsun. Diyorsun da, gönül arşın üzerinde olur. Halbuki sen, aşağılardasın. Aşağılarda bulunmadasın.

Gönül sevgilinin bulunduğu yere gitmek için evini barkını bıraktı. Fakat bir de bakıp gördü ki, sevgilinin evi barkı meğer gönülmüş."

Gönül, diğer bir deyişle vicdan; tıpkı bir altın gibidir. Altın gibi düzgün muhafaza edilmediğinde ve yanlış şekillerde kullanıldığında kararır. Nasıl ki altın karardığında değersizleşir, gönül de kararınca değersizleşir ve işlevini yerine getiremez. Yaptığımız kötülükler, işlediğimiz günahlar, ve gönlünüze doldurduğumuz tükenmek bilmeyen arzu ve heveslerimizin tüketmek sevgisi, aslında gönlümüzü karartır. Bu durumu Mevlana; “Gönül arşın üzerinde olur. Sen ise aşağılardasın.” şeklinde betimliyor. Gönlü kararan insan; güzellikleri, doğru ve iyi olanı görememeye başlar. Bu güzellikleri göremeyen insan, karanlıkta kalır. Dünyanın debdebesinde ümitsizlik, endişe ve korku içine düşer. İnsan bu şekilde ancak kendine zulmetmiş ve kendisine kötülük yapmış olur. Oysa, “Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma, güneşler var.” değil midir? Bu yüzden insan, rabbisinin sevgisini gönlünde tutabilmesi için kirlenmemiş, temiz bir gönüle sahip olmalıdır. Çünkü gönül, sevgilinin evi, barkıdır. Allahın emir ve yasaklarına uymak bu sebep açısından da önemlidir. Çünkü Allah, sadece iyiyi güzeli ve insan hangi fıtrat üzerine yaratılmışsa onu emreder. Çirkinliği, fenalık ve kötülüğü yasaklar. Gönlünü bu şekilde temiz ve parlak tutan insanlar ancak çevresinde rabbinin yansımalarını görebilir. Her yol, onu rabbine götürür. Yaratılmışlarda Rabbinin zikrini duyar, onu anar ve ona olan sevgi ve mahcubiyeti sürekli artar. Allah bize öyle insanlardan olabilmeyi nasip etsin.

İnsan, ancak bu şekilde yani kalbi selim olarak kuranı okuduğunda kuranı ve rabbini anlayabilir ve ancak bu sayede doğru bir inanca erişebilir. Kuranda Allah şöyle der;

“Ancak Allah'ı inkârdan, iki yüzlülükten, cehalet ve kötü ahlâktan arınmış temiz, saf bir kalp ile, aklıselim ile, iman, ilim, güzel ahlâk ve sâlih amelle Allah'ın huzuruna gelenler kurtulmuştur.” (Şuara 89)

Şüphe ise temelinde inançtan kaynaklanır. İnsan inanmak zorunda olduğu gibi şüphe duymaya da mecburdur. Bu yüzden bir şeye inanan insan mutlaka şüpheye düşecektir. İnandığımız doğruların yanlış olma şüphesi. Temelinde, inancı anlamlı kılan şey de budur. Tıpkı karanlık diye bir şey olmadığında aydınlık diye bir mana da olmayacağı gibi; şüphe de inancı anlamlı kılar. Allah bu yüzden şüpheyi var etmiş ve imanı bir mana olarak yaratmıştır. Bu sebeple insan neye inanırsa inansın içinde ilk başta şüphe olur. İnsan şüphelerini ne kadar giderebilirse inancı o kadar değerli ve yüksek mertebeli olur. Bu yüzden insan öğrenmeye, araştırmaya ve bilmeye gerek duyar. Batıl inançlar, zaman geçtikçe, bilgiler ve öğretiler arttıkça gerçek anlaşıldığından kaybolup çer çöp olurlar. Ancak hak olan inançlar bilgiler arttıkça yücelir ve mertebe atlar. Sonunda da insan için bu hak inançlar, mutlak doğrulara dönüşür. Bu yüzden hak olan inanca inanabilmek, ilk olarak temiz bir vicdan, ikinciI olarak da bilgi ve irfan gerektirir. Allah kuranda bilmek konusunda şöyle der;

"İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi rabbine yönelip O’na yalvarır; sonra rabbi ona katından bir nimet verince, daha önce yalvardığını unutarak yolundan saptırmak için Allah’a eşler koşmaya kalkar. De ki ona: “İnkârcı tutumunla biraz eğlenedur bakalım! Gerçek şu ki sen ateşi boylayacaklardan birisin! (Bu adam mı,) yoksa âhiret kaygısıyla ve rabbinin rahmetine nâil olma ümidiyle gece vakitlerinde secde ederek, ayakta durarak kendini ibadete veren kişi mi (daha iyi)?” De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!” Doğrusu ancak akıl iz‘an sahipleri bunu anlar." (Zümer 8, 9)

Yani aslında insan ancak bilip öğrenerek şüphelerinin üzerine gidip onları aydınlattığında rabbinden gerçek manada korkup, onu sevebilir ve rabbine karşı doğru bir davranış sergileyebilir. Eğer insan, araştırarak şüphelerinin üzerine gitmez, aksine onu rabbinden uzaklaştıracak şeylerle vakit harcar veya tüm öğrenme yetisini rabbini bulmak ve onu öğrenmek yerine sırf dünyalık ve faydasız bilgileri öğrenmeye kullanırsa; bu durumda insan, şüphe girdabına düşüp o sularda boğulmayı kendi seçmiş olur. Veya başka bir alternatif olarak cahil kalmayı seçmiş bir insan, şüphelerine karşılık kulaklarını tıkar ve sadece belli bir inanç seviyesinde tutunmaya çalışır. İşte bu yüzden Allah’ın bize bahşettiği öğrenme yetisini öncelik olarak Allah’ı öğrenmeye ve onu bilmeye harcamak büyük önem arz eder. Evren, insan için bir kitaptır. İnsan başlangıçta bu kitabı okuyarak rabbini öğrenir ve tabiatta onun yanılsamalarını hisseder. Kuran bunun için şöyle der;

Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yaratmıştır. Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren rabbin sonsuz kerem sahibidir.(Alak 1-5)

İbrahim, babası Âzer'e demişti ki: "Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum. Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun. (İbrahim) üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: "Rabb'im budur." dedi. Yıldız batınca da: "Ben batanları sevmem." dedi. Ay'ı doğarken gördü: "Rabb'im budur." dedi. O da batınca: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum." dedi. Güneş'i doğarken görünce: "Rabb'im budur, bu hepsinden büyük." dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah'a ortak koşanlardan değilim. Kavmi onunla tartışmaya başladı. O da onlara dedi ki: Beni doğru yola eriştirdiği halde Allah hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? O'na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum, ancak Rabbimin dilediği şey hariç. Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Hiç düşünmez misiniz? Hakkında hiçbir delil indirmediği halde, siz Allah'a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Eğer bilirseniz söyleyin, bu iki topluluktan hangisi güven içinde olmaya daha layıktır? İman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar… İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır. (Enam 74-82)

Hz. İbrahim gibi insanın çevresine bakıp evreni okuması onu rabbisinin apaçık indirdiği kitabı yani kuranı kerimi, kuranı kerimi anlatan yardımcı kitapları ve tefsirleri okumaya sevk eder. İnsan bu şekilde rabbini öğrenir. Rabbi bilmek ve öğrenmek, insanın vicdanını takip ederek evren kitabını okumasıdır. Onu öğrendikten ve bildikten sonra da artık her şey zaten bizi ona götürür ve onu anlatır. Ve ancak bu sayede tüm şüphe ve kötülüklerden sıyrılıp gerçek manada inanmış oluruz. Ve bu sayede öğrenmeyi daha çok sever, her ne öğrenirsek öğrenelim her bilgide onu bulup sevgisini kalbimizde hisseder, onun ilmi ile ürpeririz.

İnsan, bilip öğrendikçe aslında bilmediğinin ve cehaletinin de farkına varır. İrfan temelinde budur. İrfan, o kadar bilmektir ki, kendi bilgisizliğinin ve cehaletinin farkına varmaktır. Bu noktadan itibaren insan, “Ben en cahilim rabbim, gerçek ilim sahibi ve arşın sahibi sensin ” der ve rabbine teslim olarak teslimiyet içinde yaşar. İrfan sahibi olmayan bilgi sahibi insan için, öğrenilmiş bilgiler onu daha fazla saptırmaktan başka bir işe yaramaz. Onun mantığı onu hiç bir sonuca çıkarmaz. İnsanın, rabbine teslim olması demek, esasen tüm dünyevi sıkıntı ve meşakkatlerden kurtulması demektir. Teslim olmuş insan, başına gelen sebep ve sonuçlar kalabalığındaki tüm sıkıntılara karşı, bilgisizliğini kabul ettiğinden bu sıkıntılar üzerinde takılıp düşünceleriyle kendisini yıpratmaz ve daha mutlu, güzel bir hayat yaşar. Çünkü temelinde insanın dünyevi edişe ve üzüntülerinin büyük bir bölümü bilgisizliğinden ve cehaletinden kaynaklanır. İnsan başına gelenlerin iyi mi kötü mü olduğunu dahi bilmediğinden teslim olan insan için başına ne geldiğinin bir önemi kalmamış olur. Bu sebeple rabbine teslim olan bir insan, başına ne geldiğinden ziyade, inancındaki mutlak doğrular içinde yaşayıp yaşamadığı ile ilgilenir. Rabbine teslim olan insan, bilgisizliğini rabbine havale ettiğinden üzüntü ve endişelerinden kurtulur. Allah, kuranda şöyle der;

Onlar ki başlarına bir musibet geldiğinde: “Şüphesiz ki biz Allah’a aitiz/Allah’tan geldik ve hiç şüphesiz yine O’na döneceğiz.” derler. (Bakara 156)

"Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır."(Bakara 112 )

"İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel din'li kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir."(Nisa 125)

Allah, bize hikmetinden bahsedip bizi doğru yola iletsin. İrfan sahibi olup tam bir teslimiyet için de yaşamayı ve kendimize zulmetmemeyi nasip etsin. Doğru yolu bulmuşken kalbimizi eğriltip saptırmasın.

Vesselam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copyright © Tüm Hakları Saklıdır.