Yakın zamanda bir gün içinde en çok hangi saat aralıklarında kendimi daha rahat hissettiğimi sorguladım. Bu saatler genel olarak uyuduğum ve uykudan yeni uyandığım ilk 10 dk kadar bir zaman dilimini içeriyor. Bunun sebebini düşündügümde bu durumun uyku sırasında dünyadan uzaklaşıyor olmamla alakalı olduğunu tahmin ediyorum. İlk uyandığımda da hafızam bir 10 dk yeniden yapılandırıldığından ve dünyaya dair çok fazla şey hatırlamıyor olduğumdan üzerimde fazla bir stres hissetmiyorum. Hani yavaş yavaş hatırlamaya başlıyorsunuz ve göğsünüzün üzerinde yavaş yavaş bir yük belirmeye başlıyor, sonrada sizi dibe doğru çekmeye başlıyor ya. Elimde olsaydı zamanı bu ilk 10 dk için durdurmayı isterdim. Sanki yaşadıkça artıyor bu yük. Çünkü yanlışa düşmeden edemiyorsun. Kendine yaptığın bu zulümlerden köşe bucak kaçmak istiyorsun. Hiç alkol tüketmedim. Fakat insanın kendisini uyuşturmak istemesini o kadar iyi anlıyorum ki. Bu sanki susayınca tuzlu su tüketmek gibi bir şey. İçtikçe daha fazla susuyor, susadıkça daha fazla içiyorsun.

Aslında dünyadan bir kaçış yolu daha var. Ki en güzel ve tek çözüm yolu bu yoldur. Fakat bu yolun da bir bedeli var. O bedel ise kalbini ve zihnini temiz tutmak, günahlardan uzaklaşmak. Bunları yapabildiğinizde sanki karanlıklar içinde kalmış kalbinizde bir kapı aralanıyor. O kapıdan bir nur ve aydınlık dolmaya başlıyor kalbinize. İşte o kapı aralandığında Allah’ı zikredip kalbinizi onun nuruyla doldurmaya başladığınızda, dünyadan uzaklaştığınızda ve yalnız alemlerin Rabbine yaklaştığınızda bebekler kadar rahat ve huzurlu oluyorsunuz. Bu yöntemin %100 çözüme ulaştırdığını çok defa teyit ettim. Buradaki asıl sorun, temiz kalabilmek. Bazen o kadar zor ki temiz kalabilmek. Dünya o kadar kirlenmiş kapkaranlık bir yer ki. Dışarı adımınızı attığınızda üstünüz başınız kirleniveriyor. Kalbiniz bir heyelan gibi unutuşa sürükleniyor . Hatta artık dışarı çıkmanıza da gerek yok. Artık tüm dünya cebinizde duruyor.

Ben ise kalbimdeki bu heyelanlar cereyan ederken acılarıma tutunuyorum. Bazen yakalayabiliyorum o demi. Bazen yakalayamıyorum. Yakalarsam ne mutlu. Yakalayamazsam bir girdap alıp çekiyor içine beni. O girdapta kaybolup tekrar başa dönüyorum. Her defasında yeniden yanıp yeniden kül oluyorum. Sonra küllerim savruluyor rüzgarlarda. Rüzgarın “Hu” deyişiyle hatırlıyorum tekrar Rabbimi. Küllerimin her biri serpiliyor her bir beşeratın üstüne. Onları yaratanı yeniden tanıyorum. Yeniden aşık oluyorum ona. Hep pişman oluyorum. Hep deli, divane. Dostoyevski’nin sözleri geliyor aklıma her defasında. “Seni seviyorum Allah’ım. Ne kadar günahkar olsam da seni seviyorum. Ve beni günahlarımdan ötürü cehenneme atsan da orada yanarken yine seni sevmeye devam edeceğim.”

Acılara tutunmak… İşte beni çoğu zaman hatalara düşmekten alıkoyan şey. Benim şu anki en büyük acım müteyyim olmak. Müteyyim nedir bilir misin? Anlamı, aşk ve muhabbetin hor ve zelili olan kimseymiş. Bak yine fikrimden geçti yine onca yaşanmışlık. Hercümerc oldu dünya. Bu kelimeyi bir kaç hafta önce öğrenip kendime yakıştırmıştım hiç istemesem de. Aşk ve muhabbetin hor gürüleni nasıl kimsedir, anlatayım. Hani almak istediğin bir meyveyi elinle yoklayıp ezik mi taze mi diye kontrol edersin, eğer ezikse almazsın ya. İste bu kişi, o ezilmiş meyve gibidir. Ne onu almak isteyeni çok olur, ne de onun artık yenecek bir tarafı ve hayattan bir beklentisi kalmıştır. Bir hayalin ve muhabbetin peşinden koşup yerlere düşüp yuvarlanmış, ezilmiştir. Fakat yine de sahibi onu yerden toplayıp bir güzel yıkayıp tezgaha yeniden koymuştur. Çünkü diğer türlüsü israftır. Hem belki örnek olur o diğer tüm taze meyveler için. Ve belki sos yapmak veya suyu sıkılmak için kullanılır. Işte böyle…

Aslında bunlar acı olsa da benim için çoğu zaman fırsata dönüşüyor. Bu sebeple hiç bir şey için şikayet etmiyor ve küsmüyorum. Allah kalbimizi eğriltmesin. (Amin)

Bilgi Paylaştıkça Çoğalır;
Yusuf

Yusuf

Bir Mühendis.

Önerilen makaleler

2 Yorum

  1. Avatar

    Bellek dipsiz bir kuyu gibi uğuldar.
    Geçmişin tülleri ardına saklanmış her duygu, kendisini dışa vuracak, itiraf edecek bir ağız peşindedir. Ve onu duyacak bir kulak özlemindedir, duymakla yetinmeyip onu onaylayacak bir kalbi aramaktadır. Bir itiraf: Ben buradayım, yaşıyorum, varım. Bir geçmişim var, orada ben vardım, o ülkede serâpâ koştum, ben mazi denen o geniş ve uçsuz bucaksız ovada çok uçurtmalar uçurdum! Varlık, geçmişin belleği ve geleceğin beklentisidir.
    Ruhun bir usâresi varsa eğer, bir cevheri varsa o belirli anlarda karşımıza çıkar. Bir karşılaşma, bir red, bir başkaldırı, bir seçim, bir teslimiyet veya ihanet anında ruh bütün ömrü bir ana damıtır, koku ve rengini o ana verir. 
    (Kemal Sayar – O Yeşil Gözler)

    Bazı yaralar iyileşmez, sadece anlaşılmak ister. Ancak anlaşıldıklarında geçip giderler, hatta başkalarının acılarını ifade edebilmeleri için bir kanal oluşturarak. Vermek almaktır. Bizden esirgenmiş olanı biz başkasından esirgemediğimizde, ıstırap bir armağana dönüşür.  Benden esirgenmiş olan beni utandırmasın yeter ki, bu benim kusurum değildi, yaşadıklarım beni daha az insan yapmaz. Tam aksine başkalarına sevgi, anlayış, nezaket ve merhametle yaklaşabilmem için bana bir yol açar.
    …Ama belki de o el çok önceleri bize uzanmıştır da farkında değilizdir. Belki göğsümüzü genişletecek olan yanı başımızdadır.
    Daraldığında, sıkıldığında, hiç doğmamış olmayı dilediğinde İnşirah’ı oku.
    (Kemal Sayar – İnşirah)

    Şimdi diyorum ki ben sana, her şeyin bir anlamı var. Çiçeğin, böceğin, dalları eğen rüzgarın, ağzımızdan çıktıktan sonra yüzyıllarca uzayda asılı duran sözcüklerin bir anlamı var. Hiçbir şey kaybolmuyor. Her hıçkırık, hayal kırıklığının yaydığı her titreşim, içimizde bir coşkunun pır pır kanatlanışı kaybolmuyor.
    Varoluşuna sinmiş olan o ıstırap sanki daha derinlere, kımıldadığında hissetmeyeceğin bir yerlere iniyor. Onunla da başın hoş olsun, çünkü bir anlamı var.
    Anlatmayı seviyoruz değil mi? Sana senin hikayenin seni başkalarından farklı kılmaya çalıştığını, acılarına tutunmakla diğer fanilerden kendini ayırdığını söyledim.
    Her şeyin bir anlamı var. Uçurumun kenarı sıra cesaretinden yürümüyordun. Sana uzanacak bir el olsun ve korktuğunu hissetsin istiyordun. Hiçliği yaşarken hiçlikten nasıl ürktüğünü, uçurumun sana baktığını bir kişi olsun anlasın. Yokluktan kaçayım derken varlığı inkar ediyordun. Oysa görünmez olduğunda bile ardında sesler bırakıyordun. Burukluğun sesi, aşkın sesi, teslimiyet arzusunun sesi, özlemin sesi. O sesleri duyabilen herkes, orada değil de burada olduğunu, aramızda dolaştığını anlıyordu. Kalbi kırıklar birbirini bu seslerden tanır.
    (Kemal Sayar – Her Şeyin Bir Anlamı Var)

    Altının kıymetini sarraf bilirmiş, incinin hâlisini kimyâger anlarmış ve bülbül gül ararmış.
    (Hayati İnanç)

    Gerdûn sitem-i baht-ı siyâh etmeğe değmez
    Billâh bu gamhâne bir âh etmeğe değmez (İzzet Molla)

    Sunar bir câm-ı memlû, bin tehî peymâneden sonra
    Döner vefk-i murâd üzre felek ammâ neden sonra (Mezâkî)

    Bir kez daha tekrar etmeme izin veriniz; “Altının kıymetini sarraf bilirmiş.”

  2. admin

    Ne güzel yazmışsın. Güzel yorumun için teşekkür ederim 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.