Sanırım bazı insanların söylemek istediği çok şey oluyor. Tıpkı benim gibi. İçinde bir şeyler yanıp yanıp sönüyor insanın. Tüm dünyaya haykırmak istiyor, ama ne söyleyeceğini bilmeden; söylemeyi de beceremeden. Belki bu, acısını şakaklarında hissettiği zamanın ya da dipsiz bir kuyu yalnızlığındaki hayatının etkisi. Zaten, yazarlar değil midir, diğer insanlar yalnız hissetmesin diye gönüllerinde taşıyan, tüm insanlığın yalnızlığını? Belki de bu yüzden, bazı insanların anlayamaması, yalnız olmaması…. Fakat ne hazindir ki bazıları, ne yazar olmayı becerebilir ne de yalnızlığına sığmayı. Onlar, yani benim gibiler, etrafa anlaşılmayı bekleyen kimsesiz sözcükler dağıtırlar. Sonra, sokaklar dolusu yalnız yürüyüşlerini anlatacak sözcük bulamazlar. Sussalar, boğulur; konuşsalar bir derman bulamazlar.

Aslında unutmak ile alışmak birbirine çok benziyor. Öyle benziyor ki çoğu zaman karıştırıyorum. Bu yüzden unuttuğumu zannedip sonra yalnız başıma kaldığımda alıştığımı farkediyorum. Hayatın içine dolduğu günleri nasıl unutabilir ki insan? Gökyüzünün maviliğini net bir şekilde görebildiği kendinden gafil günlerini… Bu günlerde ise bir robot gibiyim. Ama enerji kaynağına bağlanan kablolarım kopmuş. Hep kritik seviyede, tasarruf modunda yaşamımı sürdürmeye çalışıyorum sanki. Bu yüzden hissedemiyorum hayatı tümüyle, eskisi gibi. Gökyüzünün maviliğini bu yüzden göremiyorum. Dilim Ial olmuş, kalbim buz tutmuş. Tüm sensörlerim, kapatmış kendisini. Geriye sadece hafızamda anılar kalmış ve bir de güzel günlerin özlemi.

Bazen sessiz kalmayı deniyorum. Hem anlıyorum, hem de o kadar acı ki bazı şeyler… En kötüsü de insanın anlamasına rağmen tüm bu acımasızlığın bir parçası olmaktan kurtulamaması. İşte o zaman anlıyorsun ki yaşamak, ölmekten daha hazin bir şeymiş. Ve ilk defa bir sonun olduğunu bilmek rahatlatıyor insanı. Oysa, Hazım Hikmet şöyle demişti; “İnsan, öleceğini bile bile nasıl yaşar? Ya çıldıracakmış gibi olur, ya da öleceğini unutur.” Öyle ki bir çoğumuz yaptıklarımızdan çıldırmamak için unuttuk öleceğimizi. Unutmasaydık, dünya bu kadar kötü ve acımasız bir yer olur muydu? Üzülür müydü şarkılar, küser miydi mevsimlere bahar? Öleceğini bilen bir insan, nasıl olur da kötü olur? Ya kalbi tümüyle parçalanır, kalpsiz olur. Ya da deryalar fışkırır gözlerinden, kör olur.

En çok koyan da insanın yalnız öleceğini anlaması oluyor sanırım. Nedense insan, sessiz sedasız, bilinmeden gitmek istemiyor bu diyarlardan. Bilinmek istiyor, sevmek ve sevilmek istiyor, en önemlisi de anlaşılmak istiyor. Fakat yine de herkes bir şekilde unutuluyor öyle değil mi? Aslında insanın bu dünyada iki ölümü var diyebiliriz. Birincisi gerçek ölüm. İkincisi ise unutulması.

Bilgi Paylaştıkça Çoğalır;
Yusuf

Yusuf

Bir Mühendis.

Önerilen makaleler

5 Yorum

  1. Avatar

    《Şimdi gül deyince insanın aklına tuhaf şeyler geliyor deyip duruyorum ya. Durup durup diyorum ya, oldum sanki. Sokaklarda yattım, aç susuz kaldım, yollar yürüdüm de bir yere varamadım, bir ağaç altında sabahladım, bir taş dibinde akşamladım da sabah da aynı oldu, akşam da aynı oldu. Dedim hep aynı oldu. Ben olmadan hayat ne olsun. Derviş olunca dikeni gül bellemezmiş insan, onu anladım mı diyeyim bunca yıl, bunca yol sonra. İnsan asıl dikeni gül belleyince derviş olurmuş. Bunca yıl, bunca yol hep bunun içinmiş.》 Derviş, Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk – Güray Süngü.
    ~~~
    《Bir gamlı hazânın seherinde
    Isrâra ne hâcet yine bülbül?
    Bil, kalbimizin bahçelerinde
    Cân verdi senin söylediğin gül!》Bülbül – Ahmet Hâşim
    ~~~
    Belki adam pıçaklayamam ama insanların dertleriyle dertlenen yazarlardan alıntı bırakabilirim…☘

    1. Yusuf

      😀 Teşekkürler. Sanırım dikeni gül bellemek, o kadar kolay olmayacak.

      1. Avatar

        Hayat ve dahi içindeki her güzel şey lutfedilmiş bir gül, ama neresinden tutsak ellerimiz kan içinde. Gül de kırmızı, belki bu kanla boyandığı için. Bülbülün hikayesini bilirsin, bir aşığın sevdiği ille de kırmızı gül ister ancak oradaki tüm güller beyazdır. Aşık, bülbüle dert yanar. Bülbül ise aşığa yarın şu ağaca gel, der. Aşık ertesi gül orada kırmızı gülü görür ancak bir de döner bakar ki bülbül, bir diğer gülün dikenini de kalbine saplamış, o vaziyette ölmüştür. Aşık, elindeki gülün de bülbülün kanıyla boyandığını anlar, gülden de sevdiğinden de vazgeçer.
        Diken güldür, gül de dikendir. “Huzur”a çıkınca bizim de ellerimiz şahit olacak ki “huzur”da af dileyebilelim.

        1. Yusuf

          Güzel hikayeymiş. İnşallah belki bu şekilde affa nail olabiliriz. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir