Sessizlik, yalnızlığın sırdaşıdır. Yorgunluk ise yalnızlığın yoldaşı. Unutulmuşluk, yalnızlığın aşkıdır. Çaresizlik, akıl hocası. Sevgisizlik ise anasıdır. Hep bunlarla büyür insanın içinde yalnızlık. Zaman sel gibi akıp geçerken hep bir meşguliyet ve koşuşturmaca içinde hiç farketmezsin; yalnızlığın, kendi içinde el bebek gül bebek büyüdüğünü. Bir gün çıkagelir ve kan davalısı gibi karşısına dikiliverir insanın, hiç beklemediği bir anda. Sanki, maktulünün en zayıf anını kollayan failler gibi insanın en çaresiz ve en muhtaç anını beklemiştir. Sanki, onu sen büyütmemişin gibi nankörane bir şekilde sana hiç merhamet de göstermez. Ne ona karşı koyabilirsin, ne de onun akımına kapılmaktan kurtulmak istersin. Celladına aşık olan biri gibi bakarsın ona; o, kalbine en derin, en onulmaz kuyuları açarken.

Yine de iyisindir, iyi; biri nasılsın diye sorduğunda. Nasıl anlatabilirsin ki zaten, gün be gün eksildiğini insanlara. Kim inanır buna? Oysa bu, her gün sonsuzdan bir eksilmeye benzer. Sonsuzdan bir eksildiğinde, sonsuzun eksildiğini ispatlamaya kalkabilir misin? Yok, dostum yok. İzahı yoktur bunun. Lakin, sen hissedersin işte. Sadece eksildiğini hissedersin. İnsan bir şeyi hissedip dururken ,sonucun ne olduğu umrunda mıdır sanki? Belki de yalnızlık, bu yüzden yalnızlıktır. Özdemir Asaf’ın dediği gibi, yalnızlığı anlatabilsek ve paylaşabilsek yalnızlık olur muydu? Yine de bazen bu hisler o kadar kuvvetli olmaya başlar ki dışarı çıkıp anlatmak istersin önüne ilk gelen insana. Ya da şehrin en yüksek tepesine çıkıp tüm yalnızlığını haykırmak istersin, umursuzca yaşayan insanlara.

İnsan bir şeyler anlatırken ve paylaşırken bir ilizyon gibi bir anlığına kayboluverir yalnızlık. Hani sanki seni tutsak almış ama bu suçunu kimsenin bilmesini istemiyormuş gibi serbest bırakır seni, sen insanlarla konuşurken. Çaktırmadan sırtına dayar o hınzır tabancasını ve her şey normalmiş gibi davranmanı ister senden. Sen, bir tutsağın gözündeki özgürlük umudunun ışıltısıyla bakarsın insanlara. Kelimelerin hercümerç olur ağzında. Hiç bitmesin istersin konuşmalar. Bu yüzden benim gibi insanlar, onları anlaşıldığını düşündüren ufak bir parıltı gördüklerinde, hiç susmazlar; kafanızı ağrıtana kadar konuşurlar. Bir tutsak, eline geçirdiği küçücük de olsa bu fırsatı değerlendiremeden hemen bitsin ister mi hiç? Nurullah Genç’in deyimiyle “özgürlüğe koşan tutsaklar gibi ” koşar o parıltıya. Konuşmaları bırakıp da o kuytu, karanlık ve insanın ciğerlerini çürüten rutubetiyle havası kirlenmiş yalnızlığın seni tutsak aldığı barakaya dönmek kim ister?

Yalnız olmayan insanlar bunu anlayamazlar. Sonsuzdan bir eksilmenin izahını yapamadığınız gibi onlara yalnızlığınızın bir tercih olmadığını da anlatamazsınız. İnsan isterse yalnız kalmaz değil mi? Yalnız kalmak, bir tercihse kim yalnız olmak ister? Eğer doğru yaşar ve doğru seçimler yaparsak yalnız hissetmez miyiz? İnsan doğru yaşayıp doğru seçimler yaptığına nasıl bu kadar emin olabilir? Yanlış yapan herkes yalnız mıdır? Daha da önemlisi, her şeyi doğru yapmayı nasıl becerebiliriz? Benim fikrimi sorarsanız, ilk başta bahsettiğim nedenlerden ötürü herkesin içinde büyümüş bir yalnızlık vardır. Herkes, ilk başta onunla hoyrat bir mücadeleye girer. Elinin altına ilk gelen şeyle vurur ona. Kimisi bir bıçak geçirir eline, kimisi bir şişe, kimisi bir taş. Bu şekilde bastırır belki yalnızlığını. Ya da yalnızlığını yendiğini sanır. Fakat bu olay burada bitmez. Yalnızlık, sinsi bir şeytan gibi pusuya yatıp sırtından bıçaklamak üzere bekler insanın en düştüğü anı. Kimisinin ise elinin altında yalnızlığına karşı kullanabileceği hiç bir şey yoktur. Yalnızlığı onu bastırır en başından beri. Belki bu bir kaderdir, belki zamansızca yapılmış bir yanlış seçim, belki bulunulan yerin yanlış olmasıdır. Fakat bu bir tercih değildir ve olamaz. Bu sadece bir zarurettir ve bahanesi yoktur. Çaresi, güneşe erişmektir belki ama hiç de kolay olamaz.

Bilgi Paylaştıkça Çoğalır;
Yusuf

Yusuf

Bir Mühendis.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir