Bireysellik - Yusuf Bülbül

Bunu betimlemek kimin ne işine yarayacak bilmiyorum. Fakat, içimde hep bir yalnızlığın ne olduğunu, neye benzediğini betimlemek gibi bir ihtiyaç hissediyorum. Sanki, bir diyet borcu gibi yakamda her daim, yalnızlığın iki eli. Yitik düşlerin burukluğuyla haykırmadan ismini, bırakmıyor yakamı, sömürüyor ömrümün en güzel yıllarını benden. Bir diyet borcu ki, karşılığında tüm heveslerim tutsak alınmış, ipoteklenmiş. Öyle bir tutsaklık ki, korkmasam ölüm bile yaşamaya kıyasla daha makul geliyor. Öyle bir yaşamak ki, her gün gönlümdeki en güzel duygular talan ediliyor, şişelenip sevgisizlik pazarlarına sürülüyor. Yalnızlık, bir tacir gibi satılığa çıkarıyor tüm umutlarımı. Her defasında bittiğimi, tükendiğini düşünüyorum. Fakat heyhat; bitmiyor, tükenmiyorum.

Ben samimi bulmuyorum kendine yetebildiğini düşünen insanları. Çünkü çok denedim ben de. Aynı yollardan çok geçtim ve artık ezberledim tüm yolları. Onca bireysellik ve kişisel gelişim çabasının bana öğrettiği tek bir şey oldu. Ne yaparsan yap, ne kadar gelişirsen geliş; her zaman eksiksin. Sonunun olduğunu bildiğin her mutluluk, eksik bir mutluluk. Tecrübe edilmemiş her güzellik, öğrenilmiş bir çaresizlik. Yitik olduğunu bildiğin her geçmiş anı, yarım kalmış bir yaşanmışlık. Zaten insan eksik olmasa niye gerek duysun ki kendini geliştirmeye? Ne bu eksikliğin sonu var, ne de bu bireysellik ve kişisel gelişimin. Ve insan, nasıl kendine yetebilir ki, eksikken, gönlünde kocaman bir boşluk taşırken. Kim kendine yetebilir; beyhude yıllar bir bir eksilirken, güzelliği ve gençliği geçip gücü kuvveti azalırken. Kendine yetebildiğini düşünmek, sadece insanın kendini kandırmasıdır. Ve bazen güzeldir, insanın kendini kandırması. Çünkü ben, bu dünyada insanın sadece kendini kandırarak ve gerçekleri unutarak eğlenip gülebileceğini düşünüyorum. Yalnızlığın bu denli ağır bir bedel olmasının bir sebebi de yalnızken insanın kendini kandıramamasıdır. Çünkü yalnızken düşünmeye başlar insan. Ve o düşünmek, sonsuz bir döngü halini alır. Hiç bir şeyi es geçemezsin. Bir süre sonra, yanan bir pervane gibi dağılmaya başlarsın. Bir yangından geriye kalan küller gibi savrulur düşüncelerin. Aslında, insana en fazla ıstırap veren şey de bu yalnızken.

Bu gün bir kalabalık ortasında otururken düşündüm yalnızlığın ne olduğunu. Yalnızlık dediğimiz şeyin etrafımızdaki insanlara karşı duyduğumuz uzaklık hissi olduğuna kanaat getirdim. Kim alıp koydu beni insanlardan bu kadar uzağa bilmiyorum. Kendi çabalarımla mı uzaklaştım, ayrı düştüm bu kadar? Bu heyelan gibi umarsız bakışları, kalbime saplanan bu yabancılığı ve bir bıçak gibi keskin bu tahammülsüzlüğü hakedecek ne yaptım diye düşündüm bir süre. Belki de hiç bir şey yapmadığım için hakettim. Ne işime yarayacağı bilinmez ama kalabalıkta bu denli yalnız hissetmemin sebebini buldum kendimce. Kendinden uzak hissettiğin ne kadar fazla insan görürsen, kendini o kadar yalnız hissediyorsun. Bu yüzden kalabalık ne kadar büyükse yalnızlığın da o denli büyük oluyor.Bazı insanlar, yalnız hissetmeyi sevdiklerini söylüyor. Fakat bence , onlar yalnız kalmayı seviyor ; yalnız hissetmeyi değil. Çünkü yalnız kaldığında daha az yalnız hissediyor insan. Yalnız hissetmenin nesi güzel olabilir ki? Bu sadece bir acizlik. Yalnız hissetmeyi sevmek, insanın acılarını tutkuyla sevmesine eş değer gibi geliyor bana. Ki, insan acılarını bile tutkuyla sevebilir.

Bilgi Paylaştıkça Çoğalır;
Yusuf

Yusuf

Bir Mühendis.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir