Sanırım hayat, benim gibiler için tamamen bir bekleyişten ibaret. Sheakspear, beklemek cehennemdir demişti. Hakkını vermek gerekir. Dahası beklemek, acizliğin en onulmaz yarasıdır. Beklersin , çünkü beklemekten başka elinden hiç bir şey gelmez. Var olmak, artık zahmetli bir iştir. Çünkü, her an o çaresizliğin yarası acıtır insanın ruhunu. Çünkü, kör ve sağır birinin tek arkadaşı yalnızlıktır. Beni kör ve sağır eden de, işte bu amansız bekleyiş. Yalnızlık arkadaşım olunca, amaçsızlık da yoldaşım oluyor. Dakikalar bir cıva gibi yapışıp kalıyor tenime. Öyle ağır, öyle geçmesi zor… Ne gariptir ki, dakikalar geçmek bilmezken, aylar, yıllar ellerimde ufalanıyor.

Eğer düşünmezsem belki olur gibi. Nasıl olsa geçiyor zaman. Düşünmezsem ve hissetmezsem olacak olmasına da, bu var olmamak anlamına gelir. Oysa yalnız ve amaçsız birinin düşünmekten başka çaresi mi vardır? Belki, dünyada her türlü gürültüden ve diğer insanların kötü düşüncelerinden kaçıp sessiz bir yerde sükuta erişmek mümkün. Fakat, insanın kafasının içindeki gürültü ne olacak? İnsan, bu denli sükut ve sessizliğin içerisinde kendi gürültüsünden nasıl kaçabilir? Bunun tek ilacı sanırım yine dünyadaki o gürültüye dönmek oluyor. Çünkü, öğrendim ki dünyadaki hiç bir gürültü, insanın kendi gürültüsünden daha acı değil. Buradaki tek sorun, etrafıma örülmüş o amaçsızlık duvarlarını yıkıp kendime küçük, saçma veya hovarda da olsa bir amaç bulabilmek. Aslında bu konuda fena değilimdir. Küçükken, çocukları olmayan sıkıcı aile ziyaretlerinde sıkılan her çocuğun eziyetli bekleyişlerini yaşarken kendime oynayacak mutlaka bir şeyler bulmayı başarırdım. O zamanlar aklıma geldikçe durumumun aslında bundan hiç de farklı olmadığını anlıyorum. Bu sebeple kendime oynayıp kurcalayacak bir şeyler bulmaya çalışıyor ve buluyorum da. Fakat bu gürültüleri tamamen kesmek asla mümkün değil.

Sanırım her insan gibi ben de aldandım. Belki de kendi içimdeki bu acı gürültülerin sebebi aldanmış olmamdı. Fakat bu, öyle bir aldanma ki çoğu kez aldanmaktan başka çarem yokmuş gibi geliyor. Tüm bu farkındalığa rağmen halen hiç bir şeye aldanmadığımı da söyleyemem. Sanki eğer gerçekten istersem istediğim her şeye sahip olabilecekmişim gibi gözümü başka her şeye kapatıp çalışmak güzel değildi desem yalan olacak. Doğru seçimler yaparsam mutlu olacaktım. Sanki doğruyu bilir gibi. Sanki ne istediğimi bilir gibi… İnsanlar doğru seçimler yaparak mutlu mu oluyorlar? Kim kendi hayatının en doğru, kayıpsız ve eksiksiz olarak yaşanmış hayat olduğunu söyleyebilir? Sanırım bu sorular, ölümle yüz yüze bakarak cevaplanmadığı sürece tam bir farkındalık içinde cevaplanamaz.

Oysa ben bazen ölümle yüz yüze geliyorum. Çünkü, benim için varoluş denilen bu zahmetli iş, sanki ölümü beklemekten başka bir şey değilmiş gibi. Ve söyleyebilirim ki, arzularımın peşinden soluk soluğa koştuğum bir hayatım oldu. İnsan, arzusunun peşinden koşarken yanlışlar da doğru oluyor. Bu yüzden yanlış ya da doğru bir hayat yaşadım diyemem. Fakat, bir doğrunun olduğuna hep tüm yüreğimle inandım. Bu yüzden yüreğimden vurdular beni. Yaşamanın benim için bir bekleyiş olmasının sebebi bu. Çünkü artık, bir arzum yok. Yarınlara dair doğru seçimler yapınca mutlu olacağına inanacak bir yüreğim yok. Bu yüzden de bir yarınım yok. Var olmak, bizim gibiler için bir bekleyişten ibaret. Yaşam denilen bu zahmetli iş, bu amansız bekleyiş, ölümün ta kendisi. Hiç düşündünüz mü yaşamak nedir, insanın hiç bir beklentisi kalmayınca? Yaşamak, ölümü beklemektir. Öyle ağır, öyle beklemesi zor.

Beklemek, cehennemdir. Tek çıkar yol, inanmak. Başka türlü olacak gibi değil. Bir sebebe inandım. Ve daha önemlisi o sebebi var edene inandım. Yarınlara dair elimde kalan kağıttan yapmacık inançlardan kendime küçük uğraşlar devşirdim. Tolstoy, “Nasip, çok güzel bir olasılıktır.” diyordu kitabında. Bu güzel olasılığa inanıyorum. Bu zalim bekleyişe katlanabiliyor olmamın tek nedeni sanırım bu inanç.

Yusuf

Yusuf

Bir Mühendis.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Translate »