Yeryüzünde, anlamak istemeyen bir insandan daha zalimi yoktur. Çünkü insan, bilmediğine ve kavramak istemediğine çoğu zaman bilinçli bir düşmanlık besler. Bu düşmanlık, cehaletin en keskin silahıdır; ne bir söz, ne bir hakikat, ne de bir vicdan onu geri döndürmeye muktedirdir.
Bilmediğine, anlamayı reddettiğine düşman olan insan, gerçekte cahilliğin esiridir; böylesi kimselerin ne kitaplarda yeri vardır, ne de hakikatin sofrasında bir sandalyesi. Zira bu dünyada düşman olunacak tek bir şey varsa, o da cehaletin ta kendisidir.
Aslında herkes içinde bulunduğumuz hali gayet iyi anlamaktadır; fakat anlamak istememek, görmek yerine görmezden gelmeyi tercih etmek, bambaşka bir seçimin sonucudur.
Hayatım boyunca hukuksuzluğun mağduru olmuş nice insanla karşılaştım; haksızlığın yükünü sırtında taşıyan, gözleri sönmüş, adalet arayan insanlar… Aynı zamanda, yakınları bile zulme uğramışken bunu umursamayan, kalplerini menfaatle taşlaştırmış kimseleri de gördüm. Dillerinden sabah akşam “Allah” kelimesi düşmezken, haksızlığı bilip de görmezden gelen bu insanların suskunluğu kadar ağır bir zulüm yoktur.
Düşünün ki bir insan, “İçki içmem, kumar oynamam” der; ama burnunun dibindeki adaletsizliği görmez. “Beş vakit namazımı kılarım” der; ama üç kuruşluk menfaati için haksızlığa ses çıkarmaz, gerekirse kul karşısında eğilir. “Bana kimseden zarar gelmez” der; ama hakikate sırtını döner, komşusunun hakkını gözetmez.
Böyle bir dine de rastlanmaz, böyle bir Müslümanlığa da.
Oysa dinin en temel misyonu insanlığa adaleti getirmektir. Bu dünyada mutlak adaleti bulamayız belki; fakat iyi insanlar, her dönemde cehaletle savaşarak adaleti ayakta tutmaya çalışmışlardır. Eğer bir toplumda iyi insanlar susturulmuş, etkisiz kılınmış ya da korkutulmuşsa; eğer adalet kaybolmuş, gücün hukuku geçerli hale gelmişse; güçlünün daha güçlü, güçsüzün daha güçsüz olduğu bir düzen kurulmuşsa, o toplum kendi helakını hazırlamış demektir. Böyle bir yerde tutulan orucun, kılınan namazın faydasını ise sadece Allah bilir.
Tarihte de böyleydi: “Ben size sadece doğruyu getirdim ve karşılığında hiçbir şey beklemedim” diyen peygamberleri doğruları için öldürenler; hakikati söylemekten geri durmadığı için İmam Şafi’yi hasta haliyle deve üzerinde Şam’a sürerek ölümüne sebep olanlar; İmam-ı Azam’ı doğrularından vazgeçmediği için zindanlarda kırbaçlarla işkence edenler… Kerbela’da “Biat etmem” diyen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e suyu çok gören, gözünü iktidar hırsı bürümüş Yezidlerin soyunun hiç tükenmemesi boşuna değildir.
Bu cahil ve zalim insanlar, her dönem Allah’ın adını kullanarak kandırdılar ve anlamak istemeyen kör yandaşlar buldular. Ve sanıyorlar ki, doğruyu söyleyenler tükendiğinde, hakikatin susmasıyla Allah’ın gazabı da susacak.
Oysa hakikatin sesi kısılırsa, gökyüzü bile konuşmaya başlar.

