Roma’da kriz ve savaş dönemlerinde, devletin bekası için Senato, geçici bir çözüm olarak bir kişiyi altı ay boyunca olağanüstü yetkilerle donatıp “Diktatör” ilan ederdi. İşte bugün siyaset literatüründe yaygın biçimde kullandığımız “diktatör” kavramının kökeni, bu antik uygulamaya dayanıyor. Ancak zamanla bu terim, anlam genişlemesine uğramış; mutlak otoriteyi elinde tutan baskıcı rejimler kuran tüm yönetimleri niteleyen bir kavrama dönüşmüştür.
Tarihsel kökenine bakıldığında, diktatörlük aslında cumhuriyetin bir ürünüdür. Nitekim diktatörlerin çoğu, halkın rızası ve desteğiyle bu konuma yükselir. Roma Cumhuriyeti’nde diktatörlük, olağanüstü hallerde devletin bekasını sağlamak amacıyla geçici bir yetki devriydi. Ancak bu sistem, zamanla istismar edilerek kalıcı bir tahakküm aracına dönüştü.
Julius Sezar, diktatörlüğün en çarpıcı örneğidir. Önce bir yıl, ardından on yıl için diktatör ilan edilen Sezar, nihayetinde ömür boyu bu yetkiyle donatılarak cumhuriyetin geçici tedbirini ebedi bir tek adam rejimine çevirdi. Böylece Roma’nın asırlık cumhuriyet geleneği, kendi içinden çıkan bir güç tarafından yıkıldı.
Tarih boyunca diktatörler, mutlak iktidar taleplerini daima devletin bekası ve halkın refahı gibi ulvi gerekçelerle meşrulaştırmışlardır. Julius Sezar da bu söylemin en mahir uygulayıcılarındandı. İktidara giden yolda önce dönemin nüfuzlu aktörleriyle -Pompeius ve Crassus’la- gizli bir üçlü ittifak kurarak konsüllük makamına seçildi. Ardından, pleblerin(köle) ve lejyonerlerin(asker) desteğini kazanmak için halkçı politikaları ustalıkla kullandı.
Tahıl dağıtım politikalarıyla kitlelerin açlık korkusunu sömürdü, fetihlerden elde ettiği muazzam ganimetleri stratejik biçimde dağıtarak sadakat inşa etti. Bu popülist hamleler, onu Senato’nun soylu sınıfına karşı güçlü bir alternatif haline getirdi. Kuşkusuz, Galya seferlerindeki askeri dehaları ve siyasi manevra kabiliyeti bu yükselişin diğer kritik ayaklarıydı.
Ancak bu süreç, tarihin tekerrür eden bir dersini daha gözler önüne serer: Mutlak güç iddiası, ne kadar “halk için” kisvesi altında sunulursa sunulsun, nihayetinde devleti tek bir iradenin keyfi tasarrufuna teslim etmenin tehlikeli bir bahanesidir. Sezar’ın Senato’yu devre dışı bırakarak önce on yıllık, sonra ömür boyu diktatörlük ilan etmesi, bu hakikatin en çarpıcı tezahürüdür.
Sezar’ın halkçı politikalarıyla güçlenmesi, Cumhuriyet’in soylu sınıfını derin bir endişeye sürükledi. Senato, onun giderek artan nüfuzunu kırmak amacıyla yargılama girişiminde bulundu. Ancak, kitlelerin desteğini arkasına almış ve sadık bir orduyu emrinde tutan bir lideri yargılamaya kalkışmak, kaçınılmaz olarak iç savaşı tetikledi.
Böylelikle Sezar, nihai hamlesini yaptı. Pompeius ve Cumhuriyetçi fraksiyonun ordularını ard arda bozguna uğrattı. Nihayetinde, lejyonlarıyla Roma’ya girdiğinde, artık Senato’nun önünde diz çökecek hiçbir güç kalmamıştı. Böylece, Cumhuriyet’in son kırıntılarını da silip süpürerek mutlak iktidarını tesis etti.
Bu süreç, tarihin en acı ironilerinden birini gözler önüne serer: Cumhuriyet’in kendi kurumları içinde yeşeren bir güç, nihayetinde onu yok etmenin aracına dönüşmüştür. Sezar’ın zaferi, aynı zamanda Roma’nın cumhuriyet idealinin de sonu olmuştur.
Sezar, artık tek adam olmasına rağmen senatoyu kapatmadı. Senatoya görünüşte saygı duydu. Ama içini kendi adamlarıyla doldurdu. Çünkü, ne kadar tek adam olsa da halk nezninde meşruiyetini korumak istiyordu. Cumhuriyetin geleneklerini sürdürüyormuş gibi görünmek siyasi açıdan önemliydi. Aksi halde ortaya cikacak “Sezar, kral olmak istiyor.” algısı, halkta ciddi tepkiye neden olabilirdi.
Cumhuriyetin geleneklerine göre senatoya hiç bir senatör, silahla, asker veya korumayla giremezdi. Sezar da bu geleneğe bağlı kaldı. Senatoyu kendi adamlarıyla doldurduğunu bu yüzden ona senatoda zarar gelmeyeceğini düşündü. Cumhuriyetçilerin Sezar’ı korumasız olarak yakalayabileceği tek yer senatoydu ve bu kozu iyi değerlendirdiler. Sezar, bir senato toplantısında senatörler tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Ona bıçak saplayanların biri de evlatlık oğlu Brütüs’tü. “Sende mi Brütüs.” sözü buradan geliyor. Sonuç olarak Roma Cumhuriyeti yeni bir iç savaşa böylelikle yeni bir karanlık döneme girdi.
Diktatörler, ne kadar yüce amaçlar ve ulvi misyonlar iddiasıyla iktidara gelirlerse gelsinler, tarihin acımasız sahnesinde toplumlar nihai bir hüsranla karşılaşmışlardır. Tarih, bu güç sarhoşlarının halkları nasıl kanlı çatışmalara, derin yıkımlara ve bitmek bilmeyen acılara sürüklediğinin sayısız örnekleriyle doludur. Devlet, hiçbir zaman tek bir iradenin karanlık vesayetine terk edilecek kadar kıymetsiz değildir. Bu hakikat, milattan önceki çağlardan bugüne dek süregelen insanlık tecrübesiyle sabittir. Kralların tanrısallaştırıldığı antik dönemlerde de, modern çağın totaliter rejimlerinde de, iktidarın tek elde toplanması, nihayetinde toplumları kaosa ve trajedilere sürüklemiştir.

