İyi olmak, üretmek, başarmak… Hepsi birer masal perdesi gibi serilmiş zihnimizin önüne. Mutluluk, bir vitrin mankeni gibi sergileniyor; başarı, bir ödül töreni şovu… Biz de sadece mutlu ve başarılı olmak için yaşayıp tüm mutluluk ve başarılarımızı paylaşmak istiyoruz. Çünkü diğer türlüsü soru işareti. Çünkü eğer değilsek , eğer hâlâ bir eksiklik, bir yarım kalmışlık varsa içimizde, yaşamanın ne anlamı kalır ki böyle bir dünyada?
Çünkü günümüz dünyası, sen daha yokken bile, üretkenliği bir erdem, pozitifliği yegâne yaşam biçimi, sürekli aktif olma halini ise varoluşun temel şartı olarak sundu. Böyle bir dünyada, hüznün ağır dokusuyla yoğrulmuş bir yürek, melankolinin puslu atmosferinde savrulan bir ruh… Geçmişin dolambaçlı koridorlarında, kaybettiği bir parçanın izini süren bir adam, ortasında kaldığı bu girdaba karşı ne yapabilir ki?
Ne yapabilir söyleyeyim. Kendini toplumun kıyısında, silik bir leke gibi hisseden bu adam, nihayetinde tüm birikimini, varını yoğunu, çürümeye yüz tuttuğuna inandığı psikolojisini onarmaya adar. Kişisel gelişim denen o sonsuz pazara kendini atar; adını bile bilmediği, ancak mutluluk vaat eden her kılıkta insana yapışır. Ruhunu, bir an olsun bu huzursuzluk denizinden kurtaracağını umduğu her akıma, her modaya, her sahte kurtarıcıya emanet eder.
Çünkü, günümüz dünyası, insanın içine çekildiği o karanlık ve verimli toprakları bir hastalık gibi görmeye şartlandırmış bizi. Melankoli, içe dönüklük, düşüncenin ağır dalgaları… bir zamanlar derinliğin, sanatın, arayışın kıyılarına vuran sularken, şimdi “tedavi edilmesi gereken” semptomlar olarak kayıtlara düşüyor. Oysa bu yargı, insan ruhunun doğasına değil, makine çağının çarklarına hizmet eden bir yanılgı.
Sanayi devriminin dumanlı ufukları, insanı verimlilik denen putun önünde diz çöktürdü. Kapitalizm, ruhun kıvrımlarını düzleştirip, her dalgalanmayı bir arızaya indirgedi. Foucault’nun Deliliğin Tarihi’nde anlattığı gibi, “akıl”ın sınırları çizilirken, bu sınırların dışında kalan her şey bir tehdit olarak damgalandı. Düşünmek, durmak, hissetmek—hepsi, durmaksızın üreten ve tüketen bir dünyanın hızına ayak uyduramayan “arızalara” dönüştü.
Peki psikoloji gerçekten iyileştiriyor mu, yoksa uyum sağlamayı mı öğretiyor? Belki de insanın kırılganlıkları, ruhun doğal ritimleridir. Belki de “bozuk” olan, insan değil, onu deli, melankolik veya çok düşünen diye damgalayan bu düzenin ta kendisidir. Tarih, edebiyat, felsefe… hepsi bize insanın hep aynı kaldığını fısıldıyor: Tutkular, korkular, arayışlar değişmedi. Değişen, dünyanın bize dayattığı “normal”in sınırları oldu.
Belki de iyileşmemiz gereken tek şey, bu dünyanın bize dayattığı yabancılaşmadır. Ve belki de melankoli, tam da bu yabancılaşmaya karşı ruhumuzun son isyanıdır.

