Vicdani Kanaat

Fransız Devriminden önce Avrupa hukukunda hakimlerin sezgi ve vicdani kanaatine yer verilmeyecek şekilde tüm adalet sistemi kesin kanunlara ve delillere dayandırılmıştı. Fakat bu durum, o dönemlerde yaşayan Victor Hugo, Franz Kafka gibi yazarların eserlerinden de anlaşılacağı üzere çok fazla adaletsizliğe yol açıyordu. Çünkü birincisi kanun, her durumda adil olmuyordu, ikincisi ise kesin delil her zaman gerçeği yansıtmıyordu.

Fransız Devrimi sonrasında hukuk felsefesinde büyük bir değişim oldu. Devrimden bir süre sonra çıkarılan Fransız Ceza Muhakemesi Yasası, hakimlere ve jüri üyelerine kendi vicdani kanaatlerine göre hüküm verme yetkisi tanıdı. Bu değişim, zamanla tüm Avrupa’da ve dünyada kabul gördü.

Kısacası, Adaletin en temel taşı vicdani kanaattir. Mahkemeler toplum vicdanı adına karar verirler. (vermelidirler!) Vicdani esasları oluşturan, toplumun ortak doğru ve yanlışlarıdır. Bu yazılı olmasa da bir çeşit toplum sözleşmesidir.

Peki toplumun vicdanı çarpıtılmışsa ne olacak? Ya bu toplumun içerisinde bir bütünlük ve kabul ettiği ortak vicdani esaslar yoksa? Sadece taraflar ve bloklar varsa?

Bu durumda iktidar veya güç sahibi olanlar kendi esaslarını dayatır. Farklı taraflar bir birlerine göz yumdukları için hep azınlık olarak kalır ve hangi taraf olursa olsun güç karşısında her zaman ezilir. Böylece “ortak vicdan” denilen şey aslında iktidarın bakışı olur. Mahkemeler, gerçekten ortak vicdanı değil, güç sahiplerinin çıkarlarını temsil eder. Tek bir ortak vicdan kalmaz; kimlikler, sınıflar, ideolojiler ayrı ayrı adalet ölçüleri üretir. Mahkemeler de tarafsız görünse bile bir kesimin vicdanını yansıtır.

Felsefi açıdan: Eğer gerçekten vicdan kalmamışsa, hukuk da sadece “biçimsel kurallar” haline gelir. Yani artık “adalet” değil, “prosedür” işletilir. Kanun, bir kesime göre çıkarılır ve uygulanır. Kağıt üzerinde suç, cezaya uydurulur. Bu da toplumsal güveni bitirir. Toplumun adalete olan güveni bittiğinde anarşi durdurulamaz hale gelir.

Bunlar tarih boyunca yaşanmış şeyler. Çözümü ise bana göre belli. Bu ucube düzenin tek çözümü, toplum sözleşmesidir. Hobbes’a göre, sözleşme, bireylerin korku ve güvenlik ihtiyacından doğar. Locke’a göre sözleşme, bireylerin yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarını korumak ve güvenceye almak için yapılır. Rousseau’ya göre ise, herkesin kendi çıkarını bir kenara bırakıp ortak iyiyi kabul etmesi ile bir toplum sözleşmesi olabilir. Bu çaba , ortak vicdanın yeniden inşasıdır.

Kısacası bana göre, bir millete kök söktüren temel problem, iktidar ya da o toplumun başına musallat olan zalimler değil, toplumdaki pragmatizm ve nihilizmdir. Toplum kendi içinde bu vicdani değerleri yakalamaya çalışmadığı ve mazlum ayırt ettiği sürece bir zalim gider, yenisi gelir. Haklının değil çıkarların korunduğu, vicdanın değil güçlünün koyduğu kanunların savunulduğu, adaletin değil tarafların kutsandığı bir yerde toplum sözleşmesi olamaz. Bu sebeple: “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!”

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir