Fakir ve Sefil

Küçüktüm. Okul yolunda rastlardım, toprağın bağrından çıkıp gelmiş o insanlara. Yüzleri, elleri, hayatın yüküyle kapkara… Annem, onları bana gösterip, “Bak, okula gitmezsen sonun böyle olur,” diye korkutmaya çalışırdı. Oysa, Çocuktum, korkutmazdı kirlenmek beni. Zaten çoğunlukla elim, yüzüm kirlenirdi. Hatta bazen, kirlenmek tertemiz bir sevinçti.

Bazıları vardı içlerinde. Kalplerinin temizliği yansırdı hal ve hareketlerine. Yorgun bedenlerinin ağırlığı altında , bir şaka savurur, gülümserlerdi. Seslerindeki duruluk silip atardı yüzlerindeki kirleri. Anlamazdım annemin beni ne ile korkuttuğunu. “Böyle olursam ne olur?” diye sorardım. Çok sonradan anladım annemin ne demek istediğini.

Çocukluğumun masumiyet perdesi aralandıkça, yüreğimdeki ürperti de büyüdü. O insanların, yerin karanlık bağrında, fani bedenleriyle ne zor işlerin altına girdiklerini idrak ettikçe; korkum, saygıya dönüşen bir hummaya tutuldu. Yerin metrelerce altında, güneşi unutmuş, kararmış yüzlerce hayat… İnsana bu denli ağır gelen pervasızlığı, onlara katlanılır kılan mücbir sebebi çözmeye çalışıtım uzun süre.

Heyhat, düşünmekle anlaşılmaz bazı şeyler. Acziyetin hançerini yüreğine yemeden, namerte el açmanın ağır utancını tatmadan, görülemez insanın ruhundan sızan o ışık.

Bir gün, hayatın sert rüzgârı önünde eğildiğimde, o maden işçilerinin yüzlerindeki ifadeyi nihayet çözebildim. O ifade, keder karşısında bir boyun eğişin değil, bilakis, en karanlıkta bile söndürülemeyen bir direncin, “var olmak” denen aziz dâvaya adanmışlığın ifadesiydi. Ciğerlerinde kömür tozu, kalplerinde eğilmez bir acı ile çalışmak… Bunu onlara sadece ve sadece, muhtaç olmamak, sevdiklerini muhtaç etmemek yaptırıyordu. Bu çile, evdeki ekmeğin, çocuğun ayakkabısının, ailenin onurunun, ruhundaki asaletin bedeliydi.

Anladım ki; insan, hayatın en çetin fakirliğine de düşse, ruhunun o nadide sarayında saklayabilir asaletini. Onurlu bir yoksulluğun tevazuuyla daha da arınıp parlayabilir. Yüzü kir, bedeni nasır içinde de olsa, bakışlarındaki ışık, onu daha yüceltebilir.

Ve yine anladım ki; insan, konağında altınlar içinde yüzen bir zengin de olsa, ruhunu, yaşamak tutkusunun ayakları altında çiğnetebilir. İhtirasının karanlık sularında, vicdanını bir paçavra gibi sürükleyebilir. Serveti, gönlündeki insanlığa feda edilmiş bir kepazeden farksız olabilir.

Anladım, sefalet ile fakirliğin farkını. Fakirlik, insanın cebinde para olmamasıdır; sefalet ise, ruhunda insanlığın kalmaması. İnsan zengin de olsa sefil olabiliyor. Ruhunu, fani metalara satıp, onurunu bir çırpıda harcayabiliyor. İşte o zaman, kula kulluk etmenin ağır zincirlerini boynuna takarak, maddi kazanç ve gösterişin yaldızlı cilasıyla, içindeki o derin çürümeyi sıvamaya çalışıyor. Lakin o cila, en ufak bir kıpırtıda çatlayıp , altındaki ihanet ve onursuzluğu, tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Bu topluma kul önünde eğilmenin utancını yüreğinde hissedebilen insanlar gerek. Çünkü sefaletin, tek çözümü bu utançtır. Ancak utanabilen bir insan topluma katkıda bulunabilir. Maddi kazanç ve çıkarları uğruna utanmaktan vazgeçmişlerin kendine, topluma, dünyaya katabileceği hiçbir şey olamaz, bilakis sadece yaşamdan götürürler.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir