Eriyen Kar Tanesi

İnsan, niye yazar ki hiç okunmayacağını bildiği o satırları? Neden dökülür kelimelere, bir mezar taşı gibi sahipsiz kalacağı belli olan o cümleler?

Belki, en samimi vasiyetini yazıyordur ama okunması için değil, okunabilir olma ihtimali için yazıyordur. O ihtimal, bir kandil ışığı kadar cılız da olsa, yine de bir anlığına aydınlatır dünyasını. Ve o soluk ışığın altında bu imkansız vasiyeti, bu sahipsiz mezar taşlarını yazmaya devam eder. Çünkü yazmak, veda ettiği o bir anlık hakikatine karşı son borcu, varlığına armağan ettiği naçizane bir çiçektir. Sessizliğe bırakılmış kimsesiz bir nottur. Okunmasa da, yazılmış olmalarının verdiği o derin, hüzünlü huzur, belki de aradığı tek cevaptır insanın.

“Bak,” der satırlara düşen her harf, “işte bir zamanlar böyle yanıyordum. Bu kelimeler, o yangının sönmüş, soğumuş külleridir. Al bu külleri, ey zamane rüzgarı, savur içimdeki ıssız vedalara doğru. Belki o zaman, bu dağılan dumanların ardından bir parça huzur bulurum.”

Lakin zaman, bir yağmur gibi yağar sayfaların üzerine. Mürekkep dağılır, harfler silinir, anlamlar sırra kadem basar. Tıpkı yerine getirilemeyen her vasiyet gibi, bu son arzu da bir hayal olup buharlaşır. Ve o insan, kendi vedasını yazmakla vedalaşır, ardında okunamayan bir miras değil, sadece sessizliğin kendisini bırakarak geçip gider bu dünyadan.

Aslında hepsi bir “nefes” değil midir? İçimizde kopan isminin bile olmadığı bu kasırgalar, belki varlığımızın tek ve en hakiki kanıtıdır; biz de o anı dondurup, bir lahza bile olsa sonsuzlaşsın isteriz. Rüzgara kapılıp bir yaprak gibi savrulan şu ömrümüzden geriye kalsın isteriz. Oysa, varolmak, her zaman bulunmak demek değildir ki. Varolmak, kaybolmaktır bazen yokluğun içinde. Yazmak, kaybolduğumuz yerden içimizdeki o çılgın kasırgaları yakalayıp bir cam şişeye hapsederek savurmaktır şu varlık denizine. Balık bilemez belki. Ama halik bilir tesellisine sığınmaktır.

Fakat o anki duygularımız, ele avuca sığmaz bir cıva damlası gibi kayıp gider hayatımızdan. Yazarken onu yakaladığımızı sanırız. Kelimelerle sıkıca kavradığımızı… Fakat aylar sonra, belki daha dingin bir günde, açıp tekrar okuduğumuzda silinmiştir tüm izleri yaşamanın, o yazıların üstünden. Sanki senin değilmiş gibi dururlar kağıtta. Sadece bir kabuk, bir hayalet, bir gölgeler oyunudur karşına çıkan. İçini dolduran o ateş, o hüzün, o coşku… Sönmüştür… O satırların arasında parmaklarını do laştırsan da hissedemezsin sıcaklığını. Tıpkı, avucuna düşen bir kar tanesine heyecanla bakan bir çocuğun, bir bakışta eriyip avucunda bir damla suya dönüşmesini izlemesi gibi…

Yazdığımız her okunmayacak satır, işte o eriyen kar tanesinin anısıdır. Asıl amacı başkalarına ulaşmak değil, bize o mucizenin bir anlığına da olsa dokunduğunu hatırlatmaktır. Yazmak, belki de hiçbir zaman tam olarak kaydedemediğimiz o “an”a bir saygı duruşudur. Bir vedalaşma biçimidir geçip giden duyguya…

Ve biz, o kar taneleri eridikçe, yeni fırtınalar, yeni kar taneleri için yazmaya devam ederiz. Çünkü o anlık dokunuş, o “var olduğumuzu hissetme anı”, her şeye değer.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir