Sanırım hiçbir mesafe, ümitsizlik kadar uzun, hiç bir yük, anlamsızlık kadar ağır olmadı şimdiye kadar. Ümitsizlik ki, anlamsızlığın tek ve en keskin kaynağıdır. Ne uykusuz geceler tüketti beni, ne de dikenlerle dolu yollar; beni en çok, ümitsizliğe bulanmış o anlamsız günler yordu.

Anlamsızlığın ağır ama görünmez kefeni bir kez dolandığında insanın bedenine, yaşamak hiç olmadığı kadar zordur artık. O vakit anlaşılır ki, insanın nefesini tüketen şey koşmak değilmiş meğer; beklemekmiş, bekledikçe ağır ağır çözülmekmiş…

Tuhaf… Dünyanın gürültüsünden, kalabalığın boğucu karmaşasından uzaklaşıp sessiz bir köşeye sığındığımda, hep orada, o sükûnetin koynunda nefesimi yeniden bulacağımı sandım. Oysa tam da en sakin, en sessiz, en izole, nefes almaya en yakın olduğumu sandığım o anlarda, bilmeden hayatımın en derin, en içten kemiren yorgunluğuna teslim olmuşum.

Çünkü dinginlik, anlamdan mahrumsa, yalnızca süslü bir boşluktur; ve boşluk, ruhu başka hiçbir şeyin tüketemediği kadar hızlı tüketir. Yastığa başımı koyduğumda, bedenimi yoran çaba değil, kemiklerime kadar işleyen o amaçsızlığın ağır yüküydü yalnızca. İşte gerçek tükeniş budur:
Sessizce, ama içten içe derinleşerek…

Iğıl ığıl tükenirken ve zamanın ince kıyılarından satır satır silinirken bütün yaşamım, çocukluğumun uçurtmaları düşerdi zihnimin açıklarına. Gökyüzünün derin, dingin maviliklerinde özgürlüğün ateşi gibi yanar, rüzgârın avuçlarında yükselirdi göğün koynuna. Nasıl ve niçin bu denli huzur bulurdum uçurtmaları seyrederken, diye düşünür dururdum. Belki de çocuk olmaktı cevap; o saf, engin hayallere sığabilmenin verdiği sonsuzluk hissi. İçimde, gökyüzünün o sonsuz maviliğine kocaman sarılma arzusu kabarır, ruhum yükselmek isterdi bulutlara dek. Fakat ben, yerde mahsun bir çocuk, nasıl ulaşabilirdim semanın kucağına?

İşte o zaman, bütün özlemimi hayaller kurarak yaptığım uçurtmama yükler, onu gökyüzünün bağrına salıverirdim. O, kanatlanıp bulutlara dokundukça, ben de yeryüzünde bir nebze hafiflerdim. Avuçlarımda tuttuğum bu sade çıtalar ve rengârenk kâğıt… Az önce, yükseklerde, rüzgârın kanatlarında süzülmüş, göğün engin bağrına dokunmuş, güneşle bulutlarla kucaklaşmıştı. İşte bu anı, bu kısa süreli de olsa gerçekleşmiş temas, yalnızlığıma en derin teselli, küçük kalbime ise tarifsiz bir sevinç olurdu.

Bazen yaşamak böyledir. Vuslata dair en ufak bir ümit yoktur ufukta. Anlamsız kalır dünya. Tüm güzellikler o uzak, o erişilmez gökyüzü gibi uzaktan uzaktan yakar yüreğini insanın. Fakat yine de bazen kağıttan kesip yaptığı hayallerinin naif kanatlarına tutunabilir insan. Belki bu kadarı da razı edebilir yaşamaktan. İlla göğe sarılmak gerekmez. Bazen düşlere sarılmak da yeterlidir.

Razıydım ben. Açıklamak zor da olsa her şeyi açıklamak gerekmez. Belki de en önemlisi, ümitsiz olmamak değil, razı olabilmektir… Etiyle kemiğiyle insan olduğunu derinlerde hissederek, yenilsen de bu yaşam denen kavgayı bir şekilde vermiş, yenildiğini de anlamış olmanın rızasını bulabilmektir kendinde…

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir