Köle ve Efendi Ahlakı

Toplumun ahlaki çözülüşünü, yozlaşmanın her geçen gün derinleşen yaralarını uzun uzadıya konuşabiliriz. Lakin bütün bu tespitler, bozulmaya karşı yapılan keskin eleştiriler, bizi bir çözümün eşiğine ulaştıramıyor. Bana kalırsa asıl trajedi, bu konuda en yüksek perdeden yakınanların, ahlakın kaybolan izini en şiddetli dillendirenlerin dahi, günün sonunda nasıl bir maddiyat girdabına kapıldığını, savunduğu değerlerin paranın çıkarcı gölgesinde nasıl eriyip gittiğini gördükçe, bu çürümenin sadece bizim dışımızda değil, içimizde de kök saldığına tanık oluyoruz. Bu yozlaşmanın hem tanığı hem de mağduru olduğumuzu söylerken, aslında onun en sadık uşaklarına dönüşmekten kendimizi de alıkoyamıyoruz.

Zaten yozlaşmanın gerçek kaynağı, bireyin kendini toplumdan ayrı ve üstün sanması değil midir? Unuturuz ama hepimiz aynı insanlık halinin parçasıyız; kimse bu dünyaya yabancı değil. Yaşadığımız sancılar ise ne yeni ne de bize özgü. Tarihin tekerrürden ibaret olan o acımasız çarkında, defalarca yaşanmış ve her seferinde aynı sona ulaşmış hikayelerdir. Buna rağmen biz, tüm bu birikmiş tecrübeyi görmezden gelir, sanki yalnızca biz varmışız gibi haykırırız öfkemizi.

Bense, bireysel bir öfkenin sığ sularında yüzmekten çoktan çıkıp kurulanmış gibiyim. Ki zamanında, o dalgalarla çok boğuştum. Artık daha ziyade, hepimizi kuşatan bu trajik hale, kalbimin inşa ettiği derin bir acıma duvarının ardından bakıyorum. Zira insan, bakışlarını bulandıran o ilk öfkey dindirmediği sürece, hıncın ötesinde hakikati nasıl görebilir? Oysa hınç, beslediği yeni çarpıklıklarla, adaletsizliği doğuran yegane kaynaktır. İçimdeki bu sükunet hali,Nietzsche’nin “Ahlakın Soykütüğü”nde ileri sürdüğü bir fikre dayanıyor: Güçsüzün ahlakı, nihayetinde onun hıncından doğar.

Nietzsche, bu temel eserinde, modern ahlak anlayışımızın kökenlerine iniyor; “iyi” ve “kötü” kavramlarının tarihsel süreçte nasıl bir dönüşüm geçirerek şekillendiğini irdeliyor. Günümüzde sıkça dillendirdiğimiz, “Ahlak kalmadı” veya “Ahlaki bir çöküş içindeyiz” gibi yakınmaları dillendirmeden önce ahlakın ne olduğundan ve hangi temeller üzerine inşa edildiğinden konuşmamız gerekmez mi? İşte Nietzsche, yıllar öncesinden, tam da bu sorunun cevabını aydınlatacak derin bir analiz sunuyor. Onun fikirlerine katılmak zorunda değiliz elbette; ancak bu denli ufuk açıcı bir düşüncenin sesine kulak vermek gerekir.

Kitap, üç denemeden oluşmaktadır. İlk denemede Nietzsche, “iyi” ve “kötü” kavramları arasındaki ayrımın kökenini inceler. Ona göre toplumsal ahlak, tarihsel bir güç mücadelesinin ürünüdür: iktidarı elinde bulunduranlar ile güçsüzlerin birbirlerine karşı geliştirdikleri tepkilerden doğar. Nietzsche, bu çatışma sonucunda yeni toplumda iki ana sınıfa hitap eden iki farklı ahlak anlayışının ortaya çıktığını savunur: “Efendi Ahlakı” ve “Köle Ahlakı”.

Toplumdaki güçlü, yaratıcı ve özerk bireyler, kendi değerler sistemini inşa ederler. Onlar için “iyi” kavramı, gücü ve hayat enerjilerini kutsayan niteliklerle tanımlanır: güçlülük, onur, bağımsızlık, güzellik, sağlık ve mutluluk gibi. “Kötü” ise, temel olarak bu değerlerin karşıtı; zavallılık, yoksulluk, korkaklık ve yaratıcılıktan yoksun olmak gibi niteliklerdir. Bu ayrımın güncel bir tezahürünü, son dönemde astrologların ve sığ “mutluluk” vaatleri sunan yaşam koçlarının merkezi haline gelmiş olan Kadıköy/Moda’da gözlemlemek mümkündür. Nitekim Moda örneğinin de gösterdiği gibi, efendi ahlakı, temel olarak güçsüzlüğe ve onun değerlerine bir tepki olarak şekillenir.

Köle ahlakı ise güçlüye karşı doğrudan mücadele edemeyenlerin psikolojik tepkisi olarak ortaya çıkar. Yani bir çeşit hınçtır. Bu ahlak sisteminde “iyi”, efendinin gururuna karşılık alçakgönüllülük, gücüne karşılık itaat, iradesine karşılık boyun eğme ve zaferine karşılık çekilen acıdır. Güçlü ve soylu sınıfın temel özellikleri ise “kötü” addedilir. Bu zıtlık, toplumsal düzeyde bir linç kültürünü besler. Zira güçsüz olan, gücü fiziksel olarak alt edemediğinden, onu ahlaki olarak “kötü” ilan ederek cezalandırma yoluna gider. Nitekim bu toplulukta birisi başarılı olduğunda, “Kesin torpili var,” “Burnu havada,” gibi söylemlerle küçümsenerek ahlaksal infaza, bir linç mekanizmasına maruz kalır. Bu tanımları okurken, Türkiye’nin büyük bir bölümünün zihniyet dünyasını bu çerçevede analiz etmenin mümkün olduğunu fark etmişsinizdir.

Nietzsche, ikinci denemede “suç” kavramını tarihsel bir perspektifle ele alır ve onun kökenini borç veya alacak-verecek ilişkisine dayandırır. Ona göre, toplumsal düzen bireyler arasındaki alacak-verecek ilişkileri üzerine inşa edilmiştir. Hukuk sistemimizin temelini de bu ilişkiler ağı ve bu ilişkilerin ihlali oluşturur. Bu bağlamda suç, temelde kişinin topluma karşı olan borcunu ödememesi, dolayısıyla toplumsal sözleşmeyi çiğnemesi olarak ortaya çıkar. Nietzsche, vicdan kavramını üçüncü denemede ve ikinci denemenin devamında bu borç-suç ilişkisi bağlamında açıklar; ancak bu kısımları, şimdilik es geçelim.

Şimdi Nietzsche’nin bu öngörücü tespitlerini bir mercek gibi kullanıp, Türkiye’de sıklıkla yakındığımız ahlaki çözülmeyi yeniden değerlendirelim. İlk bakışta dikkat çeken, toplumsal güç dengelerindeki radikal dönüşümdür. Yakın geçmişe dek Türkiye’de güç, sayıca az olmasına rağmen, seküler ve sol ağırlıklı bir seçkinler kesiminin elindeydi. Ancak, tarihsel olarak dışlanmış kesimlerde biriken “köle ahlakı”nın derin hıncı, çoğunlukçu bir popülizmle birleşerek iktidarın sathını temelden değiştirdi. Böylece, eskinin “köle ahlakı” değer yargılarıyla biçimlenmiş muhafazakar ve siyasal İslamcı kesim, siyasal ve toplumsal gücün anahtarını ele geçirirken; “efendi ahlakı”nın özgüveni, bağımsızlığı ve laik eğitim değerleriyle yetişmiş seküler, sol eğilimli kesim ise beklenmedik bir biçimde güçsüzleşerek psikolojik bir çaresizlik ve yoksunluk içine sürüklendi.

İşte bu trajik rol değişimi, başlı başına çarpık bir ahlaki anlayışın zeminini hazırladı. Çünkü gücü ele geçiren “köle ahlakı”, efendisini hem taklit ederek kendi kesiminin ahlakını yozlaştırdı hem de eski güçlüyü ahlaken tamamen itibarsızlaştırma ve kendi yaşadığı mağduriyetin intikamını alma yolunu seçerek toplumsal adalet ve hukuku ayaklar altına aldı. Böylece bu durum, kamusal alanda “iyi” ve “kötü”nün tanımlarının içinin boşalmasına, ahlakın iktidar mücadelesinin bir silahına dönüşmesine ve nihayetinde toplumsal dokuyu aşındıran derin bir kutuplaşmaya yol açtı. Yeni iktidar seçkinleri, gücü meşrulaştırmak için dini değerleri yozlaştırırken , eski seçkinler ise yaşadıkları şok ve öfkeyle, yeni köle ahlakındaki hınca sarıldı. Böylelikle kendi değerlerini yozlaştırdı. Tüm bunlar ise kolektif bir ahlaki pusulanın kaybolmasına neden oldu.

Ancak bu yozlaşma sadece siyasi boyutuyla sınırlı değil; bir de onu besleyen ve derinleştiren ekonomik bir boyutu var. Yozlaşmanın bu ikinci ayağı, Nietzsche’nin üzerinde önemle durduğu “alacak-verecek” (borçlu-alacaklı) ilişkisinin toplumsal temelde çöküşüne dayanıyor. İktidar eliyle hukukun sistematik olarak çiğnenmesi ve itibarsızlaştırılması, zaten “suç” kavramını anlamsızlaştırmaya başlamıştı. Fakat, enflasyon ve kronikleşen ekonomik istikrarsızlık, bu ahlaki erozyonun üzerine adeta benzin döktü. Paranın değerinin sürekli aşınması, toplumsal hayatın temelini oluşturan güven ve istikrar zeminini yerle bir etti. İnsanların birbirine ve geleceğe olan güveni sarsılınca, uzun vadeli ahlaki taahhütlerin yerini kısa vadeli hayatta kalma stratejileri aldı.

Bu kaotik ortamda, en temel ekonomik ve sosyal sözleşmeler anlamını yitirdi. Borcunu ödemenin, sözünü tutmanın somut bir karşılığı kalmadı. Durum böyle olunca, bireyler geleneksel ahlaki suç ölçütlerini tamamen yitirip, “Herkes yapıyor,” veya “Yapmazsam ben kaybederim,” mantığıyla yalnızca kendi çıkar ve menfaatlerini meşru gören bir davranış kalıbına sürüklendiler. Nietzsche’nin de işaret ettiği gibi, adaletin kökeninde yatan denge ve karşılıklılık duygusu ortadan kalkınca, toplum ahlaki pusulasını kaybetti ve herkesin kendi adaletini kendi eline aldığı bir “sürü psikolojisi” hâkim oldu.

Buraya kadar aktardıklarım, toplumsal yozlaşmaya dair kendi kişisel tespitlerimden ibaretti. Peki, iliğimize kadar işleyen bu toplumsal meseleye dair sadece tespitlerden ziyade bir de çözüm önerisi sunmak gerekmez mi? Eğer gerekirse, benim kendimce düşündüğüm çözüm, kolektif bir farkındalık ve uyanıştır.

Kanımca, her bir bireyin önce kendi içinde bu sorunları teşhis etmesi ve ardından bu eleştirel bakışı etrafına yayması dahi, atılabilecek en kıymetli ilk adımdır. Zira toplumun bir bütün olarak hasta olduğunun idrakine varması, bireylerin tek başına var olamayacağı gerçeğini kavraması ve kişisel dertlerimizin toplumsal yaralardan ayrı düşünülemeyeceği bilincinin yeşermesi, ancak ve ancak bir “zihniyet devrimi” ile mümkün olabilir.

İşte bu sessiz devrimin kıvılcımını ateşlemek için yapmamız gereken, haksızlık karşısında susmamak, fikirleri cesaretle yaymak ve toplumun her katmanına, onların anlayacağı samimi ve yalın bir dille hitap etmektir. Değişim her zaman önce zihinlerde başlar; geriye kalan, bu içsel aydınlanmanın kaçınılmaz bir tezahürüdür.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir