İnsan, hangi andan itibaren utanmayı tamamen yitirir sizce? Bu soruya fırlattığınız her taş, yeterince sorgulanmadığı müddetçe bir evrimsel kalıntıya, bir toplumsal şartlanmaya çarpıp düşer.  Fakat, yine de utancın ne olduğunu ancak bu sığlığın dibini yoklayarak anlayabiliriz. 

Bana kalırsa utanç, en nihayetinde insanın düşünme, kendini sorgulama ve eylemlerini muhasebe edebilme yetisinden doğar. Etik anlayışını insan ancak düşünerek ve sorgulayarak inşaa edebilir. Derin düşüncenin olmadığı yerde etik ve dolayısı ile utanç da olamaz. Etik ve utancın olmadığı yerde ise sadece cehalet ve zulüm vardır.

Eğer utanç, yalnızca toplumsal şartlanmaların, evrimsel kalıntıların ya da basit neden-sonuç ilişkilerinin ürünü olsaydı, insan gerektiğinde kendi toplumundan, kendi kültüründen ve kuşaklar boyunca normalleştirilmiş geleneklerinden utanabilir miydi? İnsanın, içinde büyüdüğü değerleri dahi sorgulayabilmesi; kimi zaman çoğunluğa, alışkanlıklara ve öğretilmiş doğrulara karşı içsel bir rahatsızlık hissedebilmesi, utancın yalnızca dışsal bir refleks değil, aynı zamanda vicdani ve bilinçsel bir farkındalık olduğunu göstermez mi?

Peki siz hiç, sürdürmek zorunda olduğunuz bir geleneğin içinde, tam olarak nedenini açıklayamasanız bile derinlerde bir yerde ince bir rahatsızlık, buruk bir utanç hissettiniz mi? Belki bunu mantıklı cümlelere dökemiyordunuz; belki çevrenizde herkes onu doğal, olağan ve hatta gerekli görüyordu. Ama içinizde bir yerde, sessizce “Burada yanlış olan bir şey var.” duygusu beliriyordu… Eğer buna benzer bir utancı hayatınızda bir yerlerde, küçücük de olsa hissettiyseniz, insan olmanın en kadim bilişsel yetilerinden biriyle temas etmeye başlamışsınız demektir. Çünkü insanı yalnızca toplumun bir ürünü olmaktan çıkaran şey, kendisine öğretileni sorgulayabilmesi; alışılmış olan ile doğru olanın aynı şey olmayabileceğini fark edebilmesidir. İradenin en belirgin tanımı da budur. Farkındalık…

İnsan bazen herkes tarafından onaylandığı hâlde utanır, bazen de bütün dünyanın karşısında durduğu bir yerde hiçbir utanç hissetmez. Çünkü utancın kaynağı kalabalıklar değil, insanın kendi içinde hâlâ diri kalabilen vicdanıdır. Neden rahatsız olduğunu her zaman kelimelere dökemese de içinde bir yerde durmaksızın hakikatin kapısına vuran bir ses taşır; onu gerçekten dinleyebilenler…
Hiç bir sebebi yokken ve hiç bir kazanımı olmasa da insan kalabilmeyi tercih etmektir, utanç… 

Fakat bazen hayat şartları unutturur. Derin düşünmeyi, hissettiklerini sorgulayarak tartmayı, yaptığı eylemin gerçekten ne anlama geldiğini kavramayı… O zaman hayat giderek yalnızca nedenler ve sonuçlardan ibaretmiş gibi görünmeye başlar. Her şeyi açıkladığını sandıkça biraz daha yüzeyselleşir. Sebepler çoğalır, ama anlam kaybolur. Bir zaman sonra, bir çok şey hak olduğu için değil; sadece hep öyle yapıldığı için yapılmaya başlanır. Gelenekler düşünülmeden sürdürülür, alışkanlıklar sorgulanmadan yaşanır. Acılar artık insanı hakikate yaklaştıran bir sızı değil, yalnızca katlanılıp geçilen bir çile olur. Sevinçler ise derinlikten yoksun fiziksel hazlardan ibaret olur.

Vicdan ne tuhaf bir hakikattir, değil mi? Bazı insanlarda öylesine silinmiş, öylesine derinlere gömülmüş, görünmez hale gelmiştir ki, o insanlara bakıp da onun gerçekten var olup olmadığını bile sorgulamaya başlarsın. Hatta kimi zaman, kendi içinde dahi vicdanın o ince ve sarsıcı sesini duyamadığında ürperirsin. Halbuki bu ürperti bile vicdanın ta kendisidir. Fakat insan, derin düşünceden uzaklaştıkça bu ürpertiyi kaybeder. Geriye ise yalnızca alışkanlıkların, arzuların ve kendini haklı çıkarma çabasının gürültüsü kalır.
Oysa hakkı yalnızca kazanç ve kayıp terazisinde tartmaya kalkmak, onu kendi manasından koparmaktır. Arzuların, ihtiyaçların ve menfaatlerin diliyle yapılan hesap; hakkın değil, çıkarın hesabıdır ancak. Çünkü hak, insanın yalnızca işine geldiğinde sarıldığı bir düşünce değil; vicdanında yankı bulan, bütün varlığını kuşatan derin bir doğru inancıdır. Çıkar ise çoğu zaman aklın kurduğu geçici önceliklerden ibarettir.

Bu nedenle hakkın yanında duran insan, yalnızca kendisini değil adaleti de gözetir; menfaati zedelense bile haksızlığa meyletmemeye çalışır. Zira insan kalabilen biri için zulüm, içinde ağır bir utanç bırakır. Fakat çıkarının peşine düşen kişi, zamanla hakikati değil kendisini merkeze koymaya başlar. Ölçü artık doğru değil, kendi faydası olur. Böylece gerektiğinde haksızlığı bile süsleyip meşrulaştırır; vicdanını susturdukça hakikatten biraz daha uzaklaşır.

Bu sebeple utancını yitiren, vicdanını da yitirmiştir. Vicdanını yitiren ise yalnızca hakikatten değil, insanlığından da uzak düşmüştür. Artık hak adına konuşsa bile sözlerinin içinde gerçek bir hakkaniyet bulunmaz. Derin düşünceyi bırakmıştır; kendini sorgulamayı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu vicdanında tartmayı terk etmiştir.

Aslında insanı asıl yoksullaştıran da budur. Cehalet yalnızca bilgisizlik değildir; insanın kendi iç dünyasına karşı körleşmesidir aynı zamanda. Bu yüzden cahil insan çoğu zaman utanmaz. Çünkü utanç, insanın içinde hâlâ diri kalan vicdanın sarsılmasıdır. İçeride konuşan derin bir düşünce kalmadığında, insan neyle yüzleşecektir ki? En fazla bir çekince hisseder; fakat bu da çoğu zaman yaptığı yanlışın ağırlığından değil, kendi çıkarını kaybetme korkusundandır. Yakalanmaktan korkar belki, kaybetmekten çekinir, ama hakikate ihanet etmiş olmanın acısını duymaz. Vicdan sustuğunda, insan yaptığı kötülüğü bile kendince haklı görür.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir