Yusuf Bülbül

An Engineer

Bir Anlamı Olmalı

İnsan çocukken fark etmese de kendisine daha cesur ve olgun sorular sorabilir. Mesela, çocukken kendi varlığınızı çok daha fazla sorgularsınız. Acaba ben, nasıl ben olabiliyorum? Nasıl ve niçin? Kafasının içerisine dolmuş bu hayatı anlamlandırmaya çalışır insan. Bu, aslında kendini tanımaya çalışmak değildir. Ya da hayatındaki olayları değerlendirme çabası değildir. Bu, hayatı anlamlandırmaya çalışmanın ilk adımlarıdır. İnsan, hayatı istese de istemese de anlamlandırmak zorundadır. Çünkü insan düşüncesi, anlamlandırmaya dayalı çalışır.  Büyüdükçe bazı şeyler sıradanlaşır. İnsan kabul etmeyi ve ihmal etmeyi öğrenir. Sıradanlaşmanın en büyük sebebi, insanın bildiğini ve öğrendiğini sanmasındandır.

Sizin için hiç bir şeyin anlamının olmadığını düşünmeye çalışabilir misiniz?  Bu durumda kanser olmak ve ölmek üzere olmamızın hiç bir mahsuru olmazdı. Ya da çok sevdiğiniz birisi olmazdı hayatımızda. Gördüğünüz çirkin ve kötü şeyler matematikteki bir çıkarma işlemi,  güzellikler ise bir toplama işlemi kadar duygusuz ve anlamsız olurdu.  Acaba gerçekte her şey bu şekilde mi? İnsan olmasaydı da gökyüzünün maviliği bu kadar muhteşem miydi? Yoksa insan bu şekilde anlamlandırdığı için mi öyle sadece?  Bana sorarsanız;  mantıksal olarak sonsuz anlamsızlığın, anlamlandırma kabiliyeti olan bir canlı için, rastgele bu kadar muhteşem ve güzel anlamlar oluşturma ihtimali; bilinçli olarak anlamlandırılmış olmasından daha mantıksız ve düşük ihtimallidir. Çünkü eğer bir olayı anlamlandıran birileri varsa onu anlamlı yapan  birisi de vardır.

İsterseniz söylemek istediklerimi biraz daha açayım. Hayatın hiç bir anlamının olmadığını ve her şeyin anlamsız olduğunu söyleyen insanlar bile hayatı anlamlandırırlar. İnsan gün batımına baktığında gördüğü renk cümbüşünü, sevdiği bir müziğin o naif melodisini,  bir kadının ya da bir erkeğin gözlerindeki bakışı anlamlandırır. Bu sayede insan, hayatından bir haz alır. Aslında insana bahşedilen hayat, insana haz veren bir sanat gibidir ve insanın anlamlandırdığı şey bu sanatın ta kendisidir. Çünkü insan, sıradan ve gelişi güzel bir şeyi anlamlandırmaz.  İnsan, anlam verebildiği için hayatını değerli kılabilecek bir şeyin peşinden koşar hep.  Peki insanı bu evrende değerli kılan şey nedir? İnsanı değerli kılacak somut bir şey aradığınızda bunu bulamazsınız.  Bir böcek bile dünya ekosisteminde insandan daha değerlidir. Bir ağaç, bir çiçek, bir kelebek… Hepsinin ekositemde bir değeri ve yeri vardır. Fakat insanın bu düzende hiç bir yeri yoktur.

Aslında insanın  tür olarak bir değeri olmasa da kişisel olarak vardır.  Çünkü insanı, dünyadaki her şeyden değerli kılabilecek tek şey, anlamlandırma çabasıdır.  Aynı zamanda değersiz kılacak şey de budur.  Kulağa tezat gelse de demek istediğim, Hz.Mevlana gibi her şeyi yaratandan ötürü seven ve tüm hayatı sevgiyi anlatıp öğreterek geçmiş bir zatın, büyük bir değeri vardır elbette. Diğer taraftan ise etrafına zarardan başka bir şey vermeyen bir insanın da hiç bir değeri yoktur.  Evrendeki diğer her tür, bir bütün olarak özellik gösterirken insan bireysel olarak başlı başına bir tür özelliği gösterir. Bu, insanın doğayı ve çevresini anlamlandırma yeteneğinin bir ürünüdür.

Nereye bakarsanız bakın hayat, bir zıtlıklar cümbüşüdür. Tüm bunlar, tıpkı bir ressamın zıt renkleri, resminde çok güzel bir şekilde işlemesi gibidir. Bu açıdan bakıldığında; hayat, Rahman-ı Rahim’in kudret kaleminden çizilen bir eser olduğunun kanıtıdır aslında.    Zıtlıkları anlamlandırdığınızda çok büyük bir haz ve keyif alırsınız.  Kötülük ve iyilik, karanlık ve aydınlık, acılar ve mutluluklar her zaman birlikte var olacak ve birlikte anlamlı olacak şeylerdir.  Her zaman mutlu olsaydık, mutluluk bizim için bir anlam ifade etmezdi. Ya da kötülük olmasaydı, iyiliklerin de bizim için bir anlamı olmazdı. Sanırım herkes, çok acı günler yaşadıktan sonra iyi günler görüp kötü günleri yad etmenin verdiği hazzın nasıl olduğunu biliyordur.

İnsanın her şeyi anlamlandırması aslında, onu bir şeylere inanmaya da zorlar.  Çünkü, insanın mevcut olan sonsuz bilginin hepsini bilmesi imkansızdır. Bu yüzden insan var saymak ve inanmak mecburiyetindedir. Bu gün, bilim ve teknoloji olarak isimlendirdiğimiz olgu, bundan yüzyıllar önce de bilginin hepsini kapsamıyordu sonra da bilginin hepsini kapsayamayacaktır. İnanç dediğimiz şey, her insanın günlük hayatında çok basit bir şekilde anlam yüklediği bir şey olsa da insanı insan yapan en büyük özelliktir. Çünkü insan, inanmadığı taktirde zihinsel anlamda hayatını devam ettiremez. Yani hayatınızda gerçekleştirmek istediğiniz bir eylemin gerçekleşeceğine inanmadığınız müddetçe onu gerçekleştiremezsiniz.  Diğer taraftan insanın anlamlandırma çabası, inanmayı da gerekli kılar.  İnsan düşünerek kolay bir şekilde tüm bu anlam içerikli hayatının birisi tarafından yaratıldığı kanısına varır. Bu, insanın var oluşundan beri süregelen bir şeydir. Dünya üzerindeki tüm dinler de bu yüzden vardır. İnsanın hayatında bir şeylerden korkuyor olması, aciz duruma düşmesi ya da bilmediği, yapamadığı şeyleri bir güce yüklemesi değildir sadece inanç.  İnanç, insanın hayatı ve etrafındakileri anlamlandırmak zorunda olmasının bir sonucudur.

Açıkçası ben, hayatımıza yüklediğimiz bu kadar anlamın, etrafımızda gördüğümüz ve bize haz veren hatta hayranlık uyandıran bunca şeyin, kendiliğinden olabileceğine inanmıyorum. Mantıksal olarak, bilinçsiz olan şeylerin, kendi kendine bir bilince haz ve anlam verebilecek hale gelebilmesini kabul edemiyorum. Bir kar tanesinin desenlerini gördüğünüzde hissettikleriniz,  annenizin size hayata hazırlarken duyduğu şefkat, ya da susadığınızda gördüğünüz bir suyun sizde uyandırdığı saflık ve içerken duyduğunuz haz… Tıpkı bir sanat tablosuna bakmak gibidir.  Tüm bunların kendiliğinden rastgele oluşmuş olması, Davinci’nin yaptığı bir resmin belki milyarlarca yıl sonra kendiliğinden oluşabileceği mantığıyla aynı kapıya çıkıyor.  Bu ise daha mantıksız.

Peki Allah varsa, bizi niçin yarattı? Hatta bir arkadaşım bu soruyu şu şekilde sormuştu; (Haşa) “Allah’ın canı sıkılmış da mı yaratmış?” “Bizimle konuşmak ya da oynamak için mi?”  Aslında, insan hayatın nasıl olduğuna dair kafasındaki sorulara verdiği dürüst cevaplardan sonra, bunları sorar kendisine. Bu, inancın ikinci aşamasıdır. Kuranı kerimde bu konuyla alakalı şu şekilde buyruluyor;

“Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde benim hükümlerimi uygulayacak bir halife, bir temsilci yaratacağım demişti de, melekler: “Biz seni övgüyle yücelterek takdis edip sana saygı gösterip dururken, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” dediler. Ama Allah onlara: “sizin bilmediğiniz çok şey var. onları ben bilirim” dedi. (Bakara 30. Ayet)

“Allah Âdem’e, yaratılışa ve değerlerine uygun, varlıklara verdiği isimleri, isimlendirilen varlıkları, varlıklar hakkındaki bilgileri, varlıklarla bilgilerin irtibatını; harfleri, kelimeleri, lafızları, mânaları, cümleleri, lehçeleri; davranışları, ferdin ve toplumun ihtiyaçlarını, uyum kurallarını, gerek duyacağı bütün bilgileri öğretti.  Sonra da onları meleklerin önüne koydu.
Yeryüzünde Âdem’e ihtiyaç olmadığı iddiasında haklı iseniz, bana bunların isimlerini, varlıklar hakkındaki bilgileri, varlıklarla bilgilerin irtibatını; harfleri, kelimeleri, lafızları, mânaları, cümleleri, lehçeleri; davranışları, ferdin ve toplumun ihtiyaçlarını, uyum kurallarını, tek tek ortaya koyun” buyurdu.” (Bakara 31. Ayet)

“Melekler: “Yücesin Sen ya Rabbi. Bizim Senin bize öğrettiklerinin dışında bir bilgimiz yok. Sen ilim sahibisin, hikmet ve hükümranlık sahibisin.” dediler.” (Bakara Surası 32. Ayet)

Eğer hayatımızdaki bu anlamları bir Rahman-ı Rahim yarattıysa, o halde bu anlamları anlayıp yorumlayabilecek birilerini de yaratmış olması hiç de mantıksız değil.  Allah, insana başka hiç bir canlıya vermediği özellikleri vermiş ve onu üstün olarak yaratmış olmasının sebebi de budur bence.  Nasıl bir bestekar, bestelediği bir müziğin dinlenmesini isterse, anlamları yaratan Allah da bu anlamları anlayan bir varlığı yaratmak istemiştir. İnsan bu yüzden anlamlandırır. Aynı şekilde bir bestekara niçin beste yaptığını sormak nasıl mantıksızsa,  Allah’ın da niçin bizi yarattığı sorusu biraz mantıksız olmuş oluyor.

İnsanın tüm bu kabiliyeti işte burdan gelir. İnsanı üstün kılan şey de budur. Yani, anlamlandırması. İnsan anlamlandırarak ilim sahibi olur, sanatkar olur, mucit olur ve çok değerli ya da çok değersiz olur. Meleklerden üstün konuma bu sayede geçer.  Ve ya ona verilen bu tılsımı kullanmayıp, her şeyi değersiz görür, bencil olur, zarar verir ve sıradanlaştırır. Bu insanın nasıl biri olduğu ile alakalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir