Allahtan Ümit Kesilmez Ama Yarınlardan Kesilebilir

Umut etmek ile inanmak arasında derin ve köklü bir bağ var değil mi?Umudumuzu kaybettiğimiz an, aslında inancımızı kaybetmişizdir. Zira umut, inancın sessiz bir yansımasıdır; köreldiğinde, gönlün karanlığa gömülmesi mukadder olur. Bu sebeple, müslümanlar olarak “Allah’tan ümit kesilmez” sözünü dilimize pelesenk ederiz. Ne var ki, bana kalırsa, bu kadim hakikati çoğu zaman yanlış mecralarda, bu dünyanın geçici arzularına tutunmak için sarf ederiz. Oysa gerçek ümit, hiç bir felaketin törpüleyemediği ebedî olanın varlığına duyulan sarsılmaz bir histir. Bana göre, yarına dair beslenen ümitler ve inançlar bir tarafa, Allah’a duyulan sonsuz ümit ve sarsılmaz inanç apayrı bir âlemdir. İnsanın kırılgan beklentileri, zamanın akışına kapılıp giderken; kalbin derinliklerinde yanan ilâhî ümit, ebediyetin ışığıyla parlar. Dünyevî temenniler solgun birer hayal iken, Allah’a olan tevekkül, dimdik ayakta duran bir çınar gibi kök salar ruha.

Bu hayatta, kanatlanamayan her hayal, tutunamayan her arzu, ruhumuzu saran görünmez bir zincirdir. Gerçekleşmeyen her istek, bir hücre daha ekler içimizdeki zindana. Ve ne kadar çoğalırsa bu yitik emeller, o kadar ağırlaşır mahkûmiyetimiz. Bu dünyada, arzularına esir düşmüş bir hayal mahpusuyuz çünkü.

Umut, bizim için nefes almak gibidir; susuzluğa tutulmuş bir yolcunun seraba uzanışı gibi. Rüyalarımız, ancak umudumuz var oldukça soluk alır. Bir gün her şeyin düzeleceğine, güneşin yeniden doğacağına inanırız. İşte bu inanç, umudun kaynağıdır. Fakat beklenmedik bir fırtına kopar da hayallerimizi savurursa, önce umut kırılır, sonra inanç söner. Ve nihayetinde, o tatlı rüyadan acı bir uyanışla silkeleniriz.

Artık ne hayal kalır geriye, ne de hayal kurma cesareti. Yalnızca, bir zamanlar inandığımız şeylerin küllerinden süzülen bir yorgunluk…

Nasıl ki bu yollar tekdüze değilse, onlar arasında yaptığımız seçimlerin dayandığı inançlarımız da tektip değildir. Elbette biz Müslümanlar, aynı kıbleye yönelir, aynı temel prensipleri benimser ve tek bir Allah’a iman ederiz. Ne var ki insanın inanç dünyası, tıpkı bir nehrin farklı kollara ayrılması gibi çeşitlenir.

Bir yanda Allah’ın varlığına ve birliğine duyulan sarsılmaz iman, diğer yanda millî değerlere, ahlaki ideallere veya insani ülkülere beslenen sadakat… Bunlar birbirini nakzeden, ruhun farklı katmanlarında filizlenen ayrı ayrı bağlılıklardır. Zira insan, tabiatı gereği, tek bir inanca sahip olamayacak kadar çok boyutlu bir varlıktır.

Kim olursak olalım, neyi savunursak savunalım, mutlaka bir şeylere inanma ihtiyacı duyarız. Çünkü insanoğlu, kesin bilginin ışığından çoğu zaman mahrum yaşar. İşte bu yarı aydınlık, bu bilinemezlik hali, onu kaçınılmaz olarak inanç denilen limana sürükler. Bilmediğine inanır, inandığını bilir sanır. Böylece, cehaletin karanlığında bir kandil yakmış olur.

Netice itibarıyla, inanç dediğimiz şey, insanın hem zaafının hem de kudretinin tezahürüdür. Onsuz yapamayışımız, aczimizin itirafı; onunla ayakta duruşumuz ise ruhumuzun direncidir.

Evet, belki yanılıyorumdur – ki insan dediğin zaten yanılma ile kaim bir varlıktır – ama bana kalırsa insanın ruhunda, tıpkı bir ağacın dalları gibi birbirine bağlı fakat ayrı yönlere uzanan birden çok inanç kök salar. Bunları iki ayrı âlemde tefekkür ederim:

Birincisi, bu fani dünyanın mahpusu olduğumuz şu daracık hücrede, arzularımızın zincirleriyle bağlıyken kurduğumuz hayallerin inanca dönüşmesidir. O güzel amaçlar ki, birer birer tapınaklar inşa eder ruhumuzda. Hayallerimize tutunmamızın, onlar için nefes alıp vermemizin tek sebebi, onlara olan inancımızdır. Kimi zaman bir çift gözün derinliğine, kimi zaman söylenmiş bir sözün vaadine, bazen doğan güneşin getireceği güne, bazen de bize küçük yaştan itibaren nakşedilmiş kalıplaşmış fikirlere sımsıkı sarılırız.

Lakin bütün bu inanışlar, hakikatle kurduğumuz ilişkide sınanan birer hayalperestlikten, cehaletin karanlığından ve belki de – itiraf edelim – bir parça bağnazlıktan mütevellittir. Bilgi denen o keskin bıçak, zamanla bu sis perdesini parça parça biçtikçe, o güzelim hayaller solup gider. Geleceğe her adım attığımızda, dünün sağlam sandığımız inançları elimizden kum gibi kayar. Ve nihayet, hakikat denen o amansız ışık karşısında, bütün bu inançlar birer birer söner.

Fakat şu da var ki, bu sönüş aslında yeni bir başlangıçtır. Çünkü insan, ancak yanıldığını anladığında gerçek bilgeliğe adım atar. Her kaybediş, hakikate bir adım daha yaklaşmaktır. Belki de asıl inanç, bütün bu geçici inanışların ardından, hiç sönmeyen bir ışığa duyulan sonsuz güvendir.

Bir de tüm başka inanışlardan mutevellit Allah inancı vardır. Allah inancı, diğer bütün inanışlardan ayrı bir mertebededir, bana göre. Onun temelini ne geçici hayaller, ne fani arzular, ne de insanın kendi kendine yarattığı önkabuller oluşturur. O, vicdanın o derin ve ıssız köşesinde, sanki ezelden beri yerleştirilmiş bir yük gibi durur içimizde . Bu yük, insanın kalbine bazen bir sızı, bazen bir huzur, ama daima bir varlık hissiyle yerleşmiştir.

Her insan, hayatının bir anında – belki bir yaprak düşüşünde, belki gece vakti gökyüzüne bakarken – bu vicdani yükün ağırlığını hisseder diye düşünüyorum. Kimi, bu hissi kalbinin kuytu bir köşesine gömer, üzerini örter. Kimi, içinde bulunduğu geleneğin ritüelleriyle bu yükü hafifletmeye çalışır; dualar, ibadetler, törenler… Bunlar onun için bir nevi teselli olur, sonra da günlük hayatın koşturmacasına, diğer küçük umut ve inançlarına geri döner.

Fakat bazıları vardır ki, bu yükün verdiği ıstırap onları derinden sarsar. İşte o zaman bir arayış başlar. Ve bana kalırsa, insan ancak bu arayışla hakiki bir Allah inancına varabilir. Çünkü Allah inancı, diğer inançlar gibi cehaletin gölgesinde filizlenmez. Bilakis, ulaşılması gereken bir kemal, bir erdemdir.

Bir şeyi kitaplardan okumak, başkalarından dinlemek, hatta ona zihnen inanmak başkadır; onu bizzat tecrübe etmek, yaşamak, kalbin derinliklerinde hissetmek bambaşkadır. Allah inancı, sadece bilgiyle, anlatımla veya öğretilerle edinilemez. Ona “inanç” dememizin sebebi, insani iletişimin sınırlarını aşan bir hakikat olmasındandır. Bu inanca, ancak temiz bir kalple, samimi bir arayışla, hakikati bizzat görerek ve yaşayarak ulaşılabilir.

Nihayetinde, Allah inancı, insanın kendini aşmasıdır. Vicdanın sessiz çığlığına kulak verenler, bu yolda yürüdükçe, aslında kendi özlerine doğru bir yolculuğa çıkarlar. Ve bu yolculuk, hakikatin ta kendisiyle buluşmanın başlangıcıdır.

Fakat, çoğu zaman inancı alışkanlıklarımızla karıştırırız. Çünkü farklı inanç katmanlarımızı birbirinden ayırt edemeyiz ve daha da önemlisi, gerçek bir arayışa girmeyiz. Bu kargaşa, toplumlarda geleneklerin zamanla inanç haline dönüşmesine bile yol açar. Değerler ve inançlar öylesine iç içe geçer ki, artık hangisinin hakikat, hangisinin alışkanlık olduğunu ayırt edemeyiz.

Mesela, başımıza gelen bir musibet karşısında, “Allah’tan ümit kesilmez” deriz. Fakat bana kalırsa, çoğu zaman bu sözü, Allah’ın varlığına duyduğumuz derin imandan değil, hayalimizde canlandırdığımız güzel günlere kavuşacağımıza olan inancımızdan ötürü sarf ederiz. Çünkü asıl ümit ettiğimiz şey, bir gün o hayal ettiğimiz mutlu anlara ulaşmaktır. Oysa böyle günlerin geleceğine dair hiçbir garanti yoktur. Belki bir sabah uyanırız ve anlarız ki, o hayal ettiğimiz günler asla gelmeyecek.

İşte tam da bu noktada, eğer Allah inancımızla güzel günlere dair umudumuzu birbirine karıştırmışsak, hayallerimiz suya düştüğünde Allah’tan da ümidi keseriz. Bu durum, bizi kolaylıkla inkârın karanlık sularına sürükleyebilir. Oysa Allah’a iman ile dünyevi beklentilerimiz arasında ayrım yapabilseydik, hayal kırıklıklarımız bizi asla imanımızdan etmezdi.

Dolayısıyla, hayal ettiğimiz günlere dair ümidimizi yitirmekle Allah’tan ümidi kesmek asla aynı şey değildir ve olmamalıdır. Çünkü biri geçici arzularımızla, diğeri ise ebedi hakikatle ilgilidir. İman, insanın kırılgan hayallerinin ötesinde, değişmeyen bir hakikate tutunmasıdır.

“Hakiki iman, göklerin yıkıldığını gördüğünde bile, ‘Rabbim Allah’tır’ diyebilmektir.”

Bu ayrımı yapabildiğimizde, dünyevi hayallerimiz solsa bile, kalbimizdeki ilahi ışık asla sönmeyecektir. Çünkü Allah inancı, insanın kendi sınırlarını aşarak, değişenin ardındaki değişmeyene, geçici olanın ötesindeki ebedi olana ulaşma çabasıdır.

Bana kalırsa, “Allah’tan ümit kesilmez” sözünün deruni manası, hayal meyal umduğumuz dünyevi mükafatlara erişeceğimize dair naif bir beklentiden ziyade, O’nun ezelî varlığını kalbin en kuytu odasında duymaktan neşet eder. Allah’ın varlığını hissetmek, O’nun sonsuz sevgisinin ılık nefesini yüreğinde duymak demektir. Böyle bir gönül erbabının asıl gayesi, geçici bahşişler peşinde koşmak değil, ilahi rızanın engin sularında yüzmek, sevginin tükenmez kaynağına yakın olmaktır.

Kâmil insan, dünyanın bütün çalkantılarını hoş görür. Zira o, Allah’ın varlığı karşısında kendini mutlak teslimiyetin kollarına bırakmıştır. Hakiki mümin, imanını ne dünyevi beklentilerin kırılgan ipeğine ne de uhrevi mükafatların geçici hayaline bağlar. Onun için bütün diğer arzular, Allah’ın sonsuz sevgisi yanında, bir kum tanesinin okyanusa nispeti gibi küçük ve anlamsızdır.

Çünkü o bilir ki, sevgilinin varlığı başlı başına bir nimettir; mükafat isteyecek kadar benlik iddiasında bulunmak, bu yüce aşkın önüne perde çekmektir. İşte hakiki ümit budur: Ne dünyanın geçici nimetlerine tutunmak, ne de ahiretin vaatlerine şartlanmak… Yalnızca O’nunla olmanın verdiği huzuru, varlığını duymanın getirdiği sükûnu kalpte taşımak…

Bu mertebeye erenler için artık kaygı yoktur, çünkü her şey O’ndandır; korku yoktur, çünkü her an O’nunladır; ümitsizlik yoktur, çünkü varlığın ta kendisi ümittir. O’nun sevgisi, güneşin ışığı gibidir; görmek için başka bir ışık aramaya gerek yoktur. İşte gerçek iman, bu idrakle kalbin aydınlanmasıdır.

İnsan, hayal denilen o narin camdan kulelerin birer birer yıkılışına şahit olabilir. Umutlarının rengi solabilir, beklediği günler gelmeyebilir. Fakat hakiki mümin bilir ki, bu geçici kırılışlar asla Allah’a olan inancını zedelemez. Çünkü onun imanı, değişen hadiselere değil, değişmeyen Hakikat’e bağlıdır.

Şu da bir gerçektir ki, müminin yaşadığı her ümitsizlik, her ıstırap, her manevi sancı; otomatikman yeni güzel günlere dair sahte umutlar doğurmaz. Bilakis, bu çileler anlaşılması gereken ilahi mesajlardır. Her düşüş, her acı, kalbi terbiye eden birer öğretmendir.

İşte bu idrak derinleştikçe, insan arzularının esaretinden kurtulmaya başlar. Özgürleşen ruh, dünyevi inançların dar kalıplarını birer birer kırar. Bağnazlık perdeleri aralandıkça, gerçek bilgelik doğar. Ve nihayet, olgunlaşan kalpte yalnızca bir inanç kalır: Allah’a olan sarsılmaz iman…

Bu mertebeye varan insan artık ne hayal kırıklıklarından korkar, ne de dünyevi kayıplardan ürker. Çünkü anlamıştır ki, her şey O’nunladır ve O’nundur. İşte gerçek hürriyet, bu imanın verdiği içsel özgürlüktür. Ve işte gerçek bilgelik, her şeyin geçici, yalnız Allah’ın baki olduğunu idrak etmektir.

Son söz olarak diyebiliriz ki: İman ne kadar kemale ererse, insan o kadar özgürleşir. Özgürlük ne kadar artarsa, hakikat o kadar aşikar olur. Ve nihayet, bütün perdeler kalktığında, kalpte yalnızca bir Hakikat kalır…

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir