Şu dünyada, bütün bu onur kırıcı, tekdüze yalnızlıklardan ve insanın içine ağır ağır çöken o bitimsiz acizlik duygusundan kaçıp başımızı sokabileceğimiz küçücük, izbe bir köşe bile yok.
İnsanın, dipsiz bir kuyuya düşercesine durmaksızın içine çekildiği kendi arzularından, kendi isteklerinin bitmek bilmeyen esaretinden kaçamayışını kastediyorum. İnsanın, kendinden bile uzaklaşmak isteyip de kendine mahkûm oluşundan…
Hani, Böyle bir yorgun akşam üzeri ansızın, usanıverirsin kendi istek ve hayallerinden. Her şeyi olduğu yerde, olduğu gibi bırakıp çekip gitmek istersin. Ne bir şey istemek, ne bir şey beklemek, ne de bir şeyin eksikliğini duymak… Yalnızca bütün bu arzulardan azade, bir anlığına olsun hiçbir şeye muhtaç olmadan var olabilmek.
Sonra, tam da bu düşüncelerle başını kaldırıp gitmeye yeltendiğin, terliklerini giydiğin o sıradan anda, farkediverirsin. : Gidebileceğin hiçbir yer, yapabileceğin hiçbir şey olmadığını.
Kötülüğün, hiçbir şeyden utanmaksızın, hiçbir engele takılmaksızın, bütün pervasızlığıyla galip gelişini seyretmenin insanın ruhuna yüklediği o tarifsiz çaresizlikten bir kez daha usandığım anlardan birinde, yine az önce betimlediğim duyguların içinde buldum kendimi… Herkes gibi ben de kaçmak istedim dün akşam. Duymamak, görmemek, dokunmamak ve hepsinden önemlisi, bilmemek… Dünyanın bütün bu ağırlığından, insanın elinden hiçbir şey gelmeyişinin gururunu zedeleyici hakikatinden uzaklaşmak istedim.
Ne var ki nereye yönelsem, hangi düşünceye sığınsam, kaçabileceğim hiçbir yer olmadığını yeniden ve yeniden fark ediyorum. Hangi kapıyı açarsam açayım , sonunda yine kendi içime açılıyor. Üstelik bu hakikatin her defasında aynı acıyla karşıma çıkışında öyle tuhaf, öyle tanıdık bir şey var ki bazen dünyaya yalnızca bu çaresizliği tekrar tekrar idrak etmek için gelmişim gibi hissediyorum. Ve işte o zaman, bütün bu olup bitenlere katlanmaktan başka bir seçeneğimin bulunmadığı daha da belirginleşiyor zihnimde.
İnsanın, tahammül edemediği bir dünyada yaşamaya, değiştiremediği şeylere şahit olmaya ve hiçbir yere kaçamadan bütün bunları bilmeye mecbur oluşundan daha ağır ne olabilir, bilmiyorum.
Bütün bu ağırlıktan sıyrılıp inancın ışığında yeniden yolunu bulabilmek her zaman mümkün olmuyor. Öyle zamanlar geliyor ki bir vakitler teselli bulduğum, kendime sığınak bildiğim eski sözlerim bile birer birer sessizce çıkıp gidiyor ağzımdan; söyleyecek hiçbir şeyleri kalmamış gibi, beni kendi sessizliğimle baş başa bırakıyorlar.
Yapamadıklarım, başaramadıklarım, yarım bıraktıklarım ise içimde bir yerde, büyümeyi bir türlü becerememiş mahzun bir çocuğun suretine bürünüyor. Ne onlardan yüz çevirebiliyor ne de onları avutabiliyorum. Öylece kalıyorlar içimde; bütün eksiklikleriyle, bütün yenilgileriyle, kendilerine acımaktan bir türlü vazgeçemediğim bir zavallı çocuk gibi…
Sanırım insanın, her şeyden önce söyleyecek sözleri tükeniyor. Sonra, sessizliğin de bir gün tükenebileceğini sanıyor. Oysa; sessizlik, tüketiyor insanı. İçinde söylenmemiş ne varsa hepsinin üzerine çökerek, geriye kendi sesine bile yabancılaşmış birini bırakıyor. Henüz otuzlu yaşlarımdayken, yaşanacak ne varsa yaşamış, görülecek ne varsa görmüş gibi hissetmemin başka bir izahını bulamıyorum kendime. Sanki ömrüm, yılların sayısıyla değil de katlanmak zorunda kaldığım şeylerin ağırlığıyla yaşlanmış. Sanki henüz koşmadan , varılacak bütün yerlerden yorgun dönmüşüm.
Yazmamın sebebi de bu. Suskunluğa bütünüyle teslim olmamak, içimde hala tükenmemiş bir sesin olduğuna inanabilmek için… Çoktan tükenmiş sandığım sözlerimin üzerinden yeniden geçiyor, tıpkı viranelerin arasında kendine sığınak arayan bir sokak çocuğu gibi, bir zamanlar bana ait olan o cümlelerin arasında kendimden geriye kalmış ve benim diyebileceğim bir şeyler arıyorum. Böyle zamanlarda yazmak, söyleyecek yeni bir söz bulmaktan ziyade, kendi sessizliğimde büsbütün kaybolmamak için verdiğim son çaba oluyor.
Ta ki içimde bir yerlerde unutulmuş, kimsenin dönüp bakmadığı o sahipsiz sokak çocuğuna acımaktan; artık hiçbir şeyi değiştirmeye gücü yetmeyen kelimelerin köhne yığıntılarını, ruhumun bir köşesinden ötekine taşımaktan yorulana dek sürdürüyorum bunu. Her defasında, çoktan anlamını yitirmiş sözlerin arasında yeni bir teselli, eski bir acının içinde henüz keşfedilmemiş bir mana bulabileceğimi umuyorum. Oysa ne kadar uğraşırsam uğraşayım, değişen pek az şey oluyor. Yalnızca aynı kederi başka cümlelerle anlatıyor, aynı çaresizliği başka sözcüklerin ardına gizliyorum.
Nihayetinde ağlamaktan da yoruluyorum, gülmekten de. Üzülmek kadar sevinmek, hatırlamak kadar unutmaya çalışmak da tüketiyor. Öyle bir yere varıyor ki sonunda, ne acımı dile getirmeye mecalim kalıyor ne de onu susturmaya.
Bunca yorgunluğun, bunca çırpınışın, kendimle giriştiğim bu bitimsiz mücadelenin bir anlamı olmalı diyorum yine de. Bu anlama tutunarak yaşıyorum. Uğruna bu kadar eksildiğim bir hayatı yalnızca katlanılması gereken bir sebepler ve sonuçlar kalabalığı gibi yaşamaktan korkuyorum.
Bu yüzden, içimde bir türlü dolduramadığım o derin boşluğa karşılık gelecek bir mana, bütün bu olup bitenlere şahitlik edecek aziz bir varlık, karanlığımın içinde yolumu yeniden bulduracak sonsuz bir nur arayışıyla geçiriyorum ömrümü. Öyle bir şahit ki bütün yenilgilerimi, söyleyemediğim sözlerimi, kimseye gösteremediğim yaralarımı bilsin; varlığıyla, çektiğim hiçbir acının, katlandığım hiçbir haksızlığın, içimde sessizce yitip giden hiçbir şeyin bütünüyle anlamsız ve boşuna olmadığını hissettirsin.
Kimi zaman ona yaklaştığımı, o sonsuz aydınlığın içinde kendime bir yer bulduğumu sanıyorum. Kimi zamansa sokak lambaları gibi sönüyorum tek tek. Yollar kararıyor ve kendimi yeniden o eski, kimsesiz karanlığın ortasında buluyorum. Fakat, ne kadar uzak düşersem düşeyim, onun varlığına dair içimde taşıdığım ümit beni asla terk etmiyor. Bu yüzden vazgeçmiyorum, yazmaktan ve yaşamaktan.

