Felsefe, insanın çoğu zaman önce inandığını, ardından bu inancı aklın sunduğu gerekçelerle temellendirmeye çalıştığını söylüyor. Gerçekten de gündelik hayatta çoğu insanda ve kendimizde bunu görebiliriz: Önce kabul eder, sonra kabul ettiğimiz şeyi doğrulayacak nedenler ararız. Fakat bana kalırsa burada söz konusu olan şey, kelimenin tam anlamıyla bir inanç değildir. Çünkü önce düşüncenin ve sorgulamanın süzgecinden geçmemiş bir kabul, inançtan ziyade bir dogmadır; bize verilmiş, benimsenmiş fakat henüz gerçekten bize ait olmayan bir kabuldür. İnsan onu taşıyor olabilir, hatta uğruna büyük bedeller ödemeye hazır da olabilir; fakat onu neden taşıdığını kendisine hiç sormamışsa, orada düşünülerek varılmış bir kanaat yoksa, inançtan değil, yalnızca sorgulanmadan devralınmış bir kesinlikten söz edilebiliriz.
Çünkü inanç, bana göre, şüphenin yokluğunda değil, tam tersine onun varlığında mümkündür. İlk bakışta bu bir çelişki gibi görünebilir: İnsan bir şeye inanıyorsa ondan nasıl şüphe edebilir diye düşünebilirsiniz. Oysa şüphe, inancı ortadan kaldıran şey olmak zorunda değildir ki; ona anlam kazandıran şey tam da şüphenin kendisidir. Zira şüphenin bulunmadığı yerde seçenekler de yoktur, seçeneğin olmadığı yerde inanç da. Başka türlü olabileceğini hiç düşünmediğim, yanlış olma ihtimalini zihnimde hiç tartmadığım bir şeyi aslında seçmiş ve inanmış değilimdir; yalnızca görmüş ve kabul etmişimdir.
Bana ait olmayan, yalnızca çevremden, ailemden ya da içinde doğduğum kültürden devraldığım bir dogmayı hiç sorgulamadan sürdürmeyi seçmişsem, buna gerçek anlamda bir inanç diyemem. Bu, olsa olsa bilinçsizce devam ettirilen bir alışkanlıktır. Çünkü bilincin, sorgulamanın ve kişisel iradenin olmadığı yerde sahici bir inançtan söz edilemez İnanç, insanın neye ve neden inandığını bilmesini; gerektiğinde kendi kabullerini sorgulayabilmesini ve sonunda vardığı kanaati bilinçli bir şekilde sahiplenmesini gerektirir. Buna siz ne ad verirsiniz bilmiyorum. Fakat ben, insanın kendi zihninden geçirmediği, sorgulamadığı ve bilinçli olarak yeniden seçmediği bir kabule “inanç” diyemem.
Düşünce şüpheyi doğurur, şüphe sorgulamayı derinleştirir, sorgulama ise insanı bir kanaate ulaştırır. Fakat şüphe hiç bir zaman tamamen kaybolmaz. Bu yüzden inanç var olmaya devam edebilir. Şüpheniz hiç kalmadıysa inancınızı tekrar bir yoklamanızı öneririm.
“İnanca saygısızlık etmek” diye sıkça kullanılan bir ifade var. Siyasetçiler bu söylemden çokça nemalanırlar. Oysa bana göre bu ifade, daha en başından saçmadır. Düşünceler ve inançlar birer insan değildir; incinmezler, aşağılanmış hissetmezler, onurları ya da kişisel sınırları yoktur. Onlar saygının değil; düşünmenin, sorgulamanın, eleştirinin ve tartışmanın konusu olabilirler. Bir düşünce yanlış bulunabilir, bir inanç reddedilebilir, hatta onun kendi içinde çelişkili, temelsiz veya akla aykırı olduğu ileri sürülebilir. Bütün bunlar, düşünmenin ve kanaatin doğasıdır.
Saygının gerçek muhatabı ise insandır. Çünkü onuru, iradesi ve sınırları olan insandır. Bir insana saygısızlık etmek demek; onun varlığını hiçe saymak , söz hakkını gaspetmek, onu temel yaşam haklarından mahrum bırakmaktır. Bir kişinin inandığı şeyi eleştirmekle, o kişiyi inancından dolayı aşağılamak bu nedenle aynı şey değildir. İlki bir fikre veya kanaate yönelmiş eleştiridir; ikincisi ise doğrudan insan hakkına yönelmiş bir saldırıdır. Bu ayrım önemlidir. Çünkü bir inancı, ona inanan kişiye duyduğumuz saygı nedeniyle eleştiriden muaf tuttuğumuz anda, insana gösterilmesi gereken saygıyı düşüncelere ve kavramlara devretmiş oluruz. Zaten tüm problem bundan kaynaklanıyor. Saygıyı insandan esirgeyip kutsal saydığımız şeylere gösterenleri siz de görmüşsünüzdür çevrenizde.
Bakıyorsun, adamın dilinden besmele eksik olmuyor; kutsal bildiği şeylerden söz ederken sesini alçaltıyor, kelimelerini özenle seçiyor, en küçük bir eleştiriyi dahi saygısızlık kabul ediyor. Fakat aynı insan, karşısındaki insanın onurunu incitmekten çekinmiyor; aşağılıyor, eziyor, hakkını çiğniyor, zulmediyor. Sonra da bütün bunların ortasında kendisini “saygılı” bir insan olarak görebiliyor. Çünkü onun dogması ve kabul ettiği saygı anlayışında korunması gereken şey insanın haysiyeti değil, birtakım kavramların dokunulmazlığı. Onunki bu sebeple bir inanç olamaz. Sadece düşünceden yoksun bir dogma ve kesin bir kabuldür.
Dolayısıyla inanç, eleştirilemez yahut dokunulamaz değildir; tam tersine, eleştirinin ve sorgulamanın içinden geçmek zorundadır. En küçük bir sorudan, itirazdan yahut karşı düşünceden korunmaya ihtiyaç duyulan bir şey, nasıl bir inanç olabilir ki? İnanç bir arayıştan doğar, dogma ise dokunulmazlıktan. Bu yüzden hak ile batılın birbirinden ayrılabilmesi, ancak insanın inandığı şeyi sınamaya cesaret edebilmesiyle mümkündür.
Öncelikle hakikatin peşinde olmalı insan gerçekten inanmak için. Ve gerçekten hakikatin peşindeysek, aradığımız şey kabullerimizin doğrulanması değil, doğru olanın ortaya çıkmasıdır. Ve bu ikisi arasında çok büyük bir fark vardır.
Inanç, sürekli bir hakikat arayışıdır. Asla bitmez, durmaz ve sona ulaşmaz. Aksi taktirde inanç olmaz. Yoksa sonuç olur, ya da kabul.


Ebubekir’in çocuk yaştaki küçücük kızıyla evlenip daha 9 yaşındayken onunla gerdeğe giren Muhammed i sorgulamadığın sürece felsefe yapmanın bir anlamı olmaz!
Ben de bunların gerçek olmadığını asırlar sonra uydurulduğunu ve kuranla çatıştığını söylerim uzar gider bu tartışma. Spekülasyonlar üzerinde tartışmanın felsefi bir tarafı yok. Bunlar ancak siyaset olabilir.