Lise ve üniversite yıllarında, okuyarak dünyayı daha güzel bir yer yapabileceğimize içtenlikle inanırdık. Dünyanın kötü bir yer olduğu aklımıza çok nadir gelirdi. Sebebi, o zamanlar dünyamızın küçük olmasıydı tabi. Küçüktük. Acılarımız da küçüktü. “Küçüklük nedir?” diyeceksiniz. Zannımca küçüklük, insanın kendi yaşadığı hayatın ne menem bir şey olduğunu henüz görememiş olmasıdır. Hayatın çelişkilerini, dünyanın çaresizliğini, insanın zaaflarını, bilginin ağırlığını, umudun yakıcılığını ve anlamların kendiliğinden var olmadığını görememiş olmaktır.
Sanırım o yıllarda, bu yıllara nazaran okumanın, öğrenmenin ve talebe olmanın yüce bir şey olduğu fikri, adeta toplumsal bir doktrindi. Hayatınızda görebileceğiniz en basit insanla bile biraz sohbet etseniz, bir vakit sonra size kalemin kılıçtan keskin olduğu öğüdünü vermeye kalkardı. Öğrencilik bir faziletti, halkın nazarında büyük ve yüceydi.
Hayatım boyunca, geriye dönüp baktığımda binlerce kez saçma sayabileceğim sınava girdim. Hiç birinde bariz bir başarı gösteremesem de benim için her birini en önemli sınavımmış gibi uzun süreler göğsümde bir nişan misali taşıdım. Her birinin, o günün şartları içinde kendince bir anlamı, bir gereği, hatta belki bir kazanımı vardı. İnsan, yaptığı her şeyden bir şey öğreniyor illa ki. Anlamsız görünen yollar bile sonunda bir anlayışa çıkıyor.
Fakat bugün geriye baktığımda beni asıl şaşırtan, o sınavların saçmalığı değil. Asıl garip olan, saçmalığını hiç yadırgamamış olmam. Bu denli inanmış olmamdı.
Soruların doğru cevapları olduğuna, doğru cevapların bir şeyleri bildiğimizi gösterdiğine, bildiklerimizin ise bizi bir yerlere taşıyacağına inanmıştık. Önümüze konulan her sınavı hayatın kendisinden gelmiş bir imtihan gibi kabul etmiştik. Kâğıdı önümüze koydular, biz de başımızı eğip cevapladık. Neyi ölçtüğünü, neden ölçtüğünü, ölçtüğü şeyin gerçekten bilmeye değer olup olmadığını soracak fırsatımız olmamış gibi… Belki de gençliğin en belirgin tarafı budur: Kendisine verilen anlamları, kendi anlamları sanmak…
Neden bugün farklı, diye düşündüm bir zaman boyunca. Neden artık hiçbir şey eskisi gibi değil? Eskiden insanın önüne bir kitap konulduğunda, o kitabın yalnızca bir şeyler öğreten değil, insanı değiştirebilecek bir tarafı olduğuna inanılırdı. Böylece çok küçük cümlelerin çok büyük anlamları olurdu. Artık çok yüce cümlelerin hiç bir anlamı yok. Çünkü inanmak, artık hiç olmadığı kadar zor.
Artık insanlar daha erken büyüyorlar. Dünyaları çok daha büyük. Daha erken biliyorlar. Daha erken görüyor, daha erken duyuyorlar. Fakat tüm bunlara nazaran daha geç anlıyor ve daha geç olgunlaşıyorlar. Daha çocuk yaşta dünyanın bütün gürültüsüne maruz kalıyor, fakat o gürültünün içinden kendi seslerini ayıklamayı daha geç öğreniyorlar.
Bu durum mu daha üzücü yoksa bizim gençliğimiz mi daha acınası karar veremedim. Fakat en azından vardığım bir sonuç var. İnsanın bilmesinin de bir sınırı olmalı. Pervasızca bilmemeli her şeyi. Çünkü insan her şeyi bildiğini zannettiği yerde düşünmeyi bırakıyor. Her sorunun cevabını bulduğu yerde, anlam aramaktan vazgeçiyor. Oysa insanı insan yapan, bildikleri kadar bilmedikleridir. Bilgiyi ancak bilmediklerimiz anlamlı kılabilir.
Artık çağın, bugünün insanını mecbur bıraktığı şey, galiba bütün bu küçüklük ve saflıktan vazgeçmek: İnançlardan, cevap arayışlarından, anlam verme çabasından…
Her şeyin hızla üretilip tüketildiği bir zamanda insanın elinde kalan en büyük lüks, bir şeyin üzerinde uzun uzun düşünmek. İnandığımız şeyler eskimeden değişiyor, aradığımız cevaplar daha soruyu tamamlamadan yenisiyle cevaplanıyor. Artık bir hakikatin peşinden gitmeye ne vaktimiz ne de sabrımız var.
Oysa insan, bütün bunlardan vazgeçtiğinde elinde geriye ne kalır ki? İnançlarından vazgeçtiğinde, cevap arayışlarından vazgeçtiğinde, yaşadıklarına bir anlam vermeye çalışmaktan vazgeçtiğinde, geriye sadece kocaman bir yalan ve kahredici bir karanlıktan başka ne kalır?

